TÜRKİYE'NİN MEDİKAL HABER PORTALI

RAMAZAN’DA KİLO ALMAMAK İÇİN BU ÖNERİLERE KULAK VERİN

Yazan: HABERmedical 10 Ağustos 2011  
Kategori: SAĞLIK

E.YaseminSancakRamazan ayında saatler süren açlık, ara öğünlerin olmayışı ve yemek düzeninin tamamen değişmesine bağlı olarak genellikle kilo almak kaçınılmaz hale gelir. Ancak bu ayı kilo almadan atlatmak hatta az yiyor olmayı lehinize çevirerek fazlalıklardan kurtulmak elinizde. Memorial Şişli Hastanesi Kilo Kontrol Merkezi’nden Dyt. E. Yasemin Sancak, Ramazan ayında sağlıklı kilo kontrolü için önerilerde bulundu…

<strong>Sahurda zengin bir kahvaltı sofrası hazırlayın</strong>

Tam tahıllı ekmek, peynir, zeytin, eğer, şeker hastalığı vb. sakıncası yoksa aşırı tüketmemek kaydıyla, doğal reçel, bal veya pekmez, domates, salatalık, kırmızı ve yeşil biber, maydanoz, tere, roka ve diğer yeşilliklerden oluşan bir kahvaltı sahur için kurtarıcıdır. Bu kahvaltı karbonhidrat, yağ, protein, posa, vitamin ve mineraller içerdiğinden hem sağlıklı hem de kilo kontrolünüze yardımcıdır.
Tahıllı ekmekli tost veya sandviç, tercihen prebiyotik yoğurt, bol salata ve/veya sebze içeren bir öğün de yine doyurucu, sindirimi kolay ve dengeli olacaktır.

Aşırı yağ içermeyen sebze yemeği, çok tahıllı ekmek, tercihen prebiyotik veya yarım yağlı/yağsız yoğurttan oluşan bir menü de yine dengeli, posa içerdiği için doyurucu bir menü oluşturabilir.
Ayrıca, karbonhidrat, posa, vitamin ve mineral içeren; tam tahıllı besinler (tam tahıllı kahvaltılık gevrekler veya müsliler, kepekli, yulaflı, çavdarlı veya çok tahıllı ekmek vb. ürünler), aşırı miktarda olmayan meyve uygun olabilir.

<strong>İftarı 2 bölüm halinde yapın</strong>

Bütün gün boyunca aç olmak kan şekerini aşırı düşüreceği için iftarı 2’ye bölmekte yarar vardır. İlk bölümde “öğlen yemeği” olarak düşünülen hafif bir öğün sağlıklı olacaktır.

<strong>Miktarlar ve içerikler kişilerin kilo, boy, metabolizma hızı, vücut analizi, sağlık durumları ve beğenilerine göre beslenme uzmanı tarafından dengelenmelmek üzere;</strong>

1 Su bardağı su ile orucunuzu açın.
1/8 Orta boy pide veya 1 dilim tam tahıllı ekmek + 1 kibrit kutusu (30g) peynir  + 1-2 adet zeytin
İsterseniz, denemek istediniz veya özlediğiniz farklı bir iftariyeliğin tadına bakabilirsiniz.
1-2 kase çorba: Çorba özellikle sindirimi kolay olduğu için, beslenmeye uzun süre ara verilmesinin ardından kolayca sindirilecektir. Sindirim sistemi çalışmasına uzun süre ara verdiğinde azalan sindirim enzimleri sıvı formdaki çorbayla aktive olacağından çok fazla zorlanmayacaktır.
Başlangıcın ardından yemeğe yaklaşık 45 dk-1 saat ara verip diğer öğüne geçeblirsiniz.

<strong>2. bölüm akşam yemeği: Sağlıklı bir sebze ya da et yemeği tüketin</strong>

Aşırı yağ içermeyen sebze yemeği, tahıllı ekmek, tercihen prebiyotik veya yarım yağlı/yağsız yoğurttan oluşan bir menü de yine dengeli, posa içerdiği için doyurucu bir menü oluşturabilir. Eğer sebze yemeğinize patates/ havuç/ bezelye eklemediyseniz uygun porsiyonda tam tahıllı ekmek veya pide, karbonhidrat, yağ, protein, vitamin, mineraller ve posayı yani tüm besin gruplarını yeterli miktarlarda içerdiği için dengeli bir öğün olacaktır. Etli sebze yemeği hazırlıyorsanız içine yağ koymanıza gerek yoktur.
Uygun porsiyonda et/ tavuk/ balık/ peynir/ ton balığı ile beraberinde bol salata, tahıllı ekmek,  bol salata (salataya 1 yemek kaşığı zeytinyağı, sınırsız limon eklenebilir. Salatanızda maksimum 1 küçük patates veya 3-4 kaşık bezelye veya 1 küçük havuç veya 2 kaşık mısır olabilir. İlaveten uygun porsiyonda tam tahıllı  ekmek veya pide yenilebilir.

<strong>Akşam yemeğinden 1,5-2 saat sonra ara öğün yapın</strong>

Ara öğün tüketilmesi sağlıklıdır. Unutmayın, yeterli ve dengeli beslenme, her öğünde (mümkünse ara öğünlerde bile) tüm besin gruplarından tüketmekle mümkündür. Prebiyotik veya light yoğurtla veya light dondurma ile tüketilecek meyve doğru ara öğün seçeneği olabilir. Yine yetişkinler için light süt ve doğal tatlandırıcı ile hazırlanmış ramazanın geleneksel tatlısı güllaç da tercih edilebilir.

<strong>Önemli öneriler</strong>

Mutlaka sahura kalkın. Kahvaltı kadar önemli olduğunu unutmayın.

En az 3 öğün (mümkünse 4 öğün) yemeğe dikkat edin

Yemeklerinizin mümkün olduğu kadar az tuzlu ve az şekerli olmasına dikkat edin.

Uzun süre açlık ve besin alımı olabilecek sürenin kısıtlı olması nedeniyle sıvı alımına çok dikkat edin. En azından 1,5–2,0 lt. su içmeniz böbrek sağlığınız için oldukça önemlidir.

Özellikle uzun süre açlık sonrası sindirim sisteminin rahatsız olmaması için, öğünlerinizi mutlaka çok küçük lokmalar halinde ve yavaş yavaş yiyin.

Ramazan’da konstipasyon (kabızlık) yaşanma sıklığı sindirim sisteminin uzun süre çalışmaması nedeniyle artar. Özellikle bol posa içeren, sebze yemeği ve salata, porsiyonuna dikkat ederek meyve, tam tahıllı ekmek, prebiyotik yoğurt tüketimleri, yeterli su+sıvı alımı ve düzenli fiziksel aktivite bu şikayeti minimuma indirmeye yardımcı olacaktır.

Fiziksel aktivitelerin, ramazanda uzun süren açlık nedeniyle zorlaşan bağırsak hareketlerini arttırarak kabızlığı önleyici, insulin duyarlılığını arttırarak kan şekeri dengeleyici ve iyi kolesterolü yükseltip, kötü kolesterolü azaltıcı ve kilo kaybetmeye yardımcı olduğunu unutulmayın. İftardan, en az 45 dakika veya 1 saat sonra, orta tempoda 20 – 30 dakika yürüyüş yapmaya çalışın.

Kızartmalardan, kavurmalardan, hazır meyve suları vb. şekerli içeceklerden, aşırı yağlı börek ve ağır hamur tatlılarının aşırı tüketiminden uzak durmalısınız. Ağır, yağlı yiyecekler içermeyen öğünler planlamalısınız.

Çay, kahve, kola gibi kafeinli ve gazlı içecekler, aşırı tüketildiğinde uykusuzluk, sindirim ve mide problemleri, kalp ritim bozukluklarına neden olabilir. Bu nedenle sahurda tüketimi önerilmez. Ayrıca, çayın yemekten 45 dk. önce veya sonra içilmesi kuralına uygun davranılmadığında kırmızı ette bulunan demiri bağlayarak, emilimini engeller. O yüzden iftarda isteniyor ise ana öğünden 45 dakika sonra, mümkün olduğu kadar açık ve limonlu olarak içilebilir. Yine şekerli yapay meyve suları yerine, meyvenin kendi tadıyla pişmiş doğal komposto ve limonataları tercih edin.

5 zeytinin 1 tatlı kaşığı yağ yerine geçtiğini unutmayın. İsterseniz yağ hakkınız yerine zeytin tüketebilirsiniz. Tuzsuz zeytin tüketmeye özen gösterin.

İFTARDA ASİTLİ İÇECEK TÜKETİRKEN DİKKATLİ OLUN

Yazan: HABERmedical 10 Ağustos 2011  
Kategori: SAĞLIK

DuyguIbrisimBuz gibi bir kola ya da gazoz sıcak iftar akşamlarında sofraların vazgeçilmezlerindedir. Serinlemek ya da susuzluğu gidermek için tüketilen bu içecekler, aslında vücutta su kaybına neden olan en önemli etkenlerden biridir. Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Duygu İbrişim, Ramazan’da asitli içeceklerin neden olabileceği zararlar hakkında bilgi verdi…

Vücudunuz susuz kalmasın

Serinlemek amacıyla için bu tür gazlı ve asitli içecekler sanıldığının aksine içerdikleri yüksek tuz-şeker ve katkı maddeleri ile vücudun yeterli suyu alamamasına aksine susuz kalmasına neden olmaktadır

Mide ve bağırsak problemlerine dikkat!

Ramazan’da uzun saatler aç ve susuz kalınmaktadır. İftarda birden yenen yemeğe asitli içecekler de eklendiğinde hastalık için davetiye çıkarılmış olur. Asitli ve gazlı özellikte olmaları sebebiyle sağlıklı kişilerde bile mide ve bağırsak problemlerine neden olabilir. Bunun yanı sıra; özellikle gastrit, reflü, ülser ve kronik bağırsak hastalarında ise altta yatan hastalığın alevlenmesini tetikleyebilirler.

Ülser kapınızı çalmasın

Midede yanma, ekşime, karın ağrısı, karında şişkinlik, gaz, bağırsak hareketlerinde artma veya azalma en sık görülen etkilerdir. Sindirim sisteminin iç yüzeyini döşeyen ve mukoza olarak isimlendirdiğimiz örtücü tabakada tahriş ve yaralar (ülser) oluşturabilirler.

Özellikle geçmişte veya aktif sindirim sistemi hastalığı olanlarda, kan sulandırıcı ve sindirim sistemi için irrite edici ilaçları kullananlarda ve yoğun alkol alan kişilerde olumsuz etkileri daha belirgin olur. Bu etkiler mide-bağırsak kanamaları gibi ciddi tablolar şeklinde olabilir.

Asitli içecek tüketimi kilo alımına neden olabilir

Yüksek şeker içerikleri nedeniyle önemli bir kalori kaynağı olan bu içecekler insülin direnci ve obeziteyi kolaylaştırır. Daha çocukluk çağında bu alışkanlığın başlaması genellikle ileriki dönemde artarak devam ederek, obezite ve buna bağlı diyabet, kalp-damar ve karaciğer hastalıklarına erkenden davetiye çıkarılması demektir. Asitli ve gazlı içeceklerin içerdikleri katkı maddeleri sebebiyle uzun süreli ve sık tüketildiğinde toksik ve kanserojen etkiler oluşturabilirler.

Unutulmamalıdır ki; en iyi içecek “Su”dur

Serinleme ve susuzluğu gidermek için tercih edilmesi gereken en sağlıklı içecek sudur. Yaz döneminde günde en az 2 litre su tüketilmesine özen gösterilmelidir. Sıvı açığının yerine konması ve böbrekler tarafından toksik maddelerin uzaklaştırılması ancak bu şekilde olabilir. Taze sebze ve meyveler içerdikleri vitamin ve mineralden zengin özsuları ile rahatlatıcı, antioksidan özellikte ve susuzluğu gidermede yararlıdır. Doğal lif ve posaları bağırsakların daha düzenli çalışmasını ve kan şekerinin daha sağlıklı seyretmesini kolaylaştırırlar.

YAZIN ALERJİK HASTALIKLAR ARTIYOR

Yazan: HABERmedical 18 Mayıs 2011  
Kategori: SAĞLIK

ElifAltugKolsuk“Yüzme sporu, göğüs kafesi çevresindeki solunum kaslarını güçlendirdiğinden astımlı hastalar için tavsiye edilir. Ancak astımı olanlar, açık havuz veya denizi tercih etmelidir. Çünkü kapalı alanlardaki yüzme havuzları temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler duyarlı astımlılarda solunum zorluğu doğurabilir.”

Yaz aylarının gelmesiyle birlikte alerjik hastalıklarda artış görülüyor. Bu hastalıklardan, özellikle astımlılar ve bünyesi alerjenlere zayıf olanlar etkileniyor. Bahar aylarında başlayıp, yaz ortasına kadar devam eden dönem alerjik astım ve rinit tanılı kişilerde öksürük nefes darlığı, hapşırık krizleri, gözlerde sulanma gibi yakınmaların oluşmasına neden oluyor.

Alerjik hastalıklar hakkında, Amerikan Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Bölümünden Dr. ELif Altuğ Kolsuk bilgi veriyor.

Polenler:

Polen veya daha sık bilinen ismiyle çiçek tozları üreme amacıyla rüzgar veya böceklerle diğer bitkilere taşınır. Alerjik hastalıklar açısından asıl önem taşıyan 20-60 mikron büyüklüğündeki rüzgar ile çok uzak yerlere ulaşabilen tipleridir. Polenler kapı ve pencerelerden evin içine de girebilir. Astımdan daha çok alerjik rinit yakınmalarını şiddetlendirir. Yüksek binalarla çevrili oturum alanlarında deniz kenarına göre daha yoğun bulunurlar. Bu yüzden şehir içi yaşamı polenlere maruziyet açısından daha risklidir.

Bu dönemde önerdiğimiz korunma yolları ise ev kapı ve pencerelerinin kapalı olması, ev ve arabanızda polen filtresi bulunması, polenlerin havada yoğun olduğu sabahın erken saatlerinde dışarı çıkmamak, deniz kıyısında tatil yerlerini tercih etmek, güneş gözlüğü kullanmak, dış ortamdan ev ortamına geçince saçınıza yapışmış olabilecek polenlerden arınmak için saçlarınızı yıkamak ve kıyafetlerinizi yatak odanızın dışında bekletmek…

Küf mantarları:

Küf mantarları sıcak ve nemli ortamlarda üreyen bir türdür. Genel olarak yaz ve sonbaharda üremeleri artar. Ev içinde nemli, havalanmayan ve karanlık odalarda sık gözlenir. Pencere kenarları, duş ve musluk yakınlarında daha çok üreyebilirler. Ev dışında nemli ortam ve çok ağaçlıklı alanlardan uzak durmalı, ahır, kümes gibi havasız ortamlara girmemeli ve evinizin yakınındaki işlevsiz su birikintisi ve kanalları kaldırılmalıdır. Ev içindeki önlemler ise ev içi nem %50’nin altında tutulmalıdır. Nemli duvarlar seyreltilmiş çamaşır suyu ile yıkanmalıdır, ev içinde fazla saksı bitkisi tutulmamalı ve banyo, tuvalet ve duş alanları ıslak ve kirli bırakılmamalıdır.

Bunların yanı sıra yaz mevsimi, astımlı hastalar için en uygun olan ve önerilen yüzme sporu için ideal bir dönemdir. Yüzme göğüs kafesi çevresindeki solunum kaslarının güçlendirdiğinden oldukça faydalıdır. Astımı olan hastalar özellikle açık havuz ve denizde yüzmeyi tercih etmelidir. Çünkü kapalı alanlardaki yüzme havuzları temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler duyarlı astımlılarda solunum zorluğu doğurabilir.

Kurdeşen ve egzama:

Kurdeşen, ürtiker olarak tanımlanan deride hafif kabarık, pembe-kırmızı renkte ve genellikle kaşıntılı lezyonlardır. Üzerine basıldığında ise renk solar. Vücudun herhangi bir yerinde tek tek veya birleşmiş olarak oluşabilir. Ürtiker her yaş grubunda görülebilir. Bu hastaların kendileri veya aile öykülerinde alerji varlığı saptanır. Pek çok nedene bağlı gelişebilen ürtiker yaz aylarında sıklıkla güneş alerjisi olarak karşımıza çıkar. Bu durum güneş ışınlarına maruz kalınınca gelişir. Önce kaşıntı ve ardınan kızarıklık ve deride kabarma gözlenir. Tedavisinde güneşten sakınmak çok önemlidir. Antihistaminik ilaçlar kullanılır.

Atopik dermatit – egzema – ise alerji öyküsü olduğu bilinen kişilerde kronik ve yinelenen bir durumdur. Genellikle çocuk yaşlarda sıktır ve temel özelliği gün içinde başlayıp gece şiddetlenen kaşıntıdır. Erişkinlerde sıklıkla deride tahriş yapabilen losyon, parfümlü sabun, deterjan gibi maddelerin kullanımıdır. Yaz aylarında da güneşten koruyucu ürünlerde fazla katkı maddesi olması, deniz veya havuz suyunun soğukluğu bu durumu tetikleyebilir.

Koruyucu önlemler arasında terlemeyi önlemek, uzun kollu, bol ve açık renkte giysileri tercih etmek, ani ısı değişiklerinden kaçınmak, katkı maddesi yoğun olan vücut ürünlerinden kaçınmak, gerektiğinde yakınmaları kontrol etmek için antihistaminik ilaçlar, kortizonlu pomatlar veya deri kuruluğunu azaltacak yağlar kullanılmalıdır. Yaz aylarında deniz ürünleri, kabuklu deniz ürünleri, değişik soslar ve mayalı içkilerin tüketiminde de dikkatli olmalıyız.

Arı sokması:

Yaban arıları veya bal arılarının sokması sonucu o alanda ağrı, kızarıklık ve şişme gibi kendiliğinden gerileyen lokal bir reaksiyon gelişebildiği gibi, anaflaksi denilen ve sokulan kişinin ölümüne yol açabilen bir reaksiyon da doğabilir. Anaflaksik reaksiyonlarda deride yaygın şişlik, deri altında ödem, nefes darlığı ve dolaşım bozukluğuna bağlı şok tablosu gelişir. Özellikle baş ve boyundan arı sokmalarında anaflaksi gelişme olasılığı daha yüksektir.

Arı soktuğunda yapılması gerekenler deriye takılı kalan iğnenin ezilmeden özenle çıkarılması, sokulan bölgenin bol su ve sabunla yıkanması, sulandırılmış amonyak ile dezenfekte edilmesi, sokulan yere buz uygulanması, gerektiğinde kortizon ve antihistaminik veya adrenalin içerikli ilaçların uygulanmasıdır. Anaflaksi benzeri bulgular gösteren kişilerin ise en kısa zamanda bir sağlık kurumuna ulaştırılması gerekir.

Yaz aylarında sık gözlenen arı sokmalarından korunmak için ise arıların bulunabileceği yerlerde uzun kollu gömlek ve pantolon tercih edin, parlak ve canlı renkte giysilerden kaçının, açıkta yemek yemeyin ve açıkta yemek bırakmayın, çöplerinizi evin dışına alın, bahçe işleri yapacaksanız eldiven kullanın ve bahçeye yalınayak basmayın, parfüm kullanmayın, arabanıza bindiğinizde arı olmadığından emin olun.

Yeni Virüsler

Yazan: HABERmedical 04 Mayıs 2011  
Kategori: SAĞLIK

OnderErgonulSon zamanlarda, daha önce adını bile duymadığımız salgınlar ortaya çıkıyor. Yeni salgınların etkenlerini ağırlıklı olarak virüsler oluşturuyor. Dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olan AIDS’in etkeni HIV henüz 25 yıl önce bulundu. Domuz gribi, kuş gribi, hanta, tatarcık ateşi ülkemizde yine son yılların önem kazanan hastalıkları oldu…

Çok kısa bir geçmişte bu kadar çok yeni enfeksiyonla tanışmışsak, acaba ileride nelerle karşılaşacağız. Örneğin İtalya’da onbinlerce kişiyi etkileyen Chikungunya ateşinin adını kaç kişi duydu, ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde son 10 yılda 1000’in üzerinde insanın Batı Nil Ateşi nedeniyle öldüğünü biliyor musunuz?

Yeni virüsler hakkında, Amerikan Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü Şefi Prof.Dr.Önder Ergönül bilgi veriyor.

Son 35 yılda yeryüzünde saptanan ve isimlendirilen yeni virüsler

1973 Rotavirus
1977 Ebola virus
1977 Hanta virusu
1983 HIV
1988 Hepatitis E
1989 Hepatitis C
1990 Guanarito virus
1993 Sin Nombre virus
1994 Sabia virus
1994 Hendra virus
1995 Hepatit G
1995 Herpesvirus-8
1997 İnfluenza H5N1 (Kuş Gribi)
1999 Nipah virus
2001 İnsan Metapnömovirus
2003 Maymun çiçeği
2003 SARS
2005 Bocavirus
2008 Merkelcell polyomavirus
2009 İnfluenza A H1N1 (Domuz Gribi)

Türkiye’de son yıllarda yeni saptanan virüslerden dolayı Eylül 2010 itibariyle yaklaşık hastalanan ve ölen sayıları (Tabloda yer alan rakamların bazıları tahmini olarak verilmiştir)

Saptandığı yıl Kesin tanı konulan hasta sayısı Hastalığa yakalandığı tahmin edilen en az kişi sayısı Ölen sayısı
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi 2002 5300 20. 000 270
Kuş gribi 2005 12 100 4
Hanta virus 2009 20 100 1
Tatarcık ateşi 2008 100 10.000 -
Domuz gribi 2009 13 000 200.000 650
Batı Nil Ateşi 2010 7 100 5

Yeni Virüsler Listesi Uzuyor

Yeni virüsler teknoloji nedeniyle ortaya çıkmıyor, fakat teknoloji sayesinde tanınıyorlar.

Tablo 1’de yer alan virüsler, son 30 yılda teknolojinin gelişmesiyle saptanabildi. Diğer yandan, virüsler evrim geçiriyorlar ve yepyeni virüsler olarak yeni hastalıklar yapmaya başlıyorlar. En hızlı evrim yapan virüs, influenza. Belki de Darwin çağımızda yaşasaydı bir virolog olmayı tercih edecekti. Çünkü virüsler en fazla sayıda mutasyon yapan, evrime en yatkın ajanlardır. İnfluenza virüsü, hiç beklemediğimiz bir zamanda değişik bir hastalık ile karşımıza çıkıyor.

Küresel ısınma, dolayısıyla kuraklık, sorumlu tutulan etkenlerden. Globalleşme diğer faktör. Bu hem insanlar arası ve insan-hayvan arası temasların artmasına, virüsün oradan oraya taşınmasına yol açıyor. Uçakla vektör sivrisineğin ya da fasulye çuvalındaki bir başka hastalık taşıyan canlının taşınması hiç zor değil. Bazen seyahat sırasında bulaşıyor bu virüsler, bazen de başka yollarla. Örneğin kargoyla veya ulaşım araçlarıyla taşınan sivrisineklerle uzak bölgelere ulaşıyorlar. Zika virüsü bunlardan biri. Aslında ilk kez 1947’de Uganda’da Zika ormanında izole edildi. Bir çeşit sivrisinek aracılığıyla bulaşıyordu. Yıllarca sessiz kaldı. Derken 2007 Nisan’ında Pasifik Okyanusu’ndaki Yap Adaları’nı ziyaret edenlerde döküntü, eklem ağrıları ve şişliği ve konjonktivitle kendini göstererek yeniden ortaya çıktı. Chikungunya virüsü, 3 yıl önce İtalya’nın sayfiye yerleşiminde saptandı. Kaynak, Hindistan’tan gelen bir ziyaretçiydi. Bu kişi beraberinde bir de sivrisinek getimişti. Bu sinek türüne üzerindeki çizgilerden dolayı kaplan veya pijamalı sivrisinek de denilmektedir. Chikungunya sözcüğü İngilizce karşılığıyla tavukları çağrıştırsa da, virüsün tavuklarla ilgisi yoktur. Swahili dilinde iki büklüm demektir. Hastalık başlangıçta oldukça ağrı seyirli olduğu için bu isim yakıştırılmıştır.

Yeni Virüslerin Ortaya Çıkma Nedenleri

Teknolojik gelişmeler
Vahşi yaşam alanlarına yakınlaşma
Ormanların parçalanması
Yoksulluk
Küresel ticaretin artması
Küresel seyahatlerin artması
Iklim değişikliği
Hızlı ve etkin çözümlerde gecikme
Sağlık sistemlerinin çökmesi, değişmesi

Batı Nil Ateşi 10 Yıl Önce ABD’de, 2010’da Türkiye’de

Batı Nil Ateşi’nin ABD’ye girmesi hiç de zor olmadı. 1999’da 59 hastaya bu tanı kondu. 2002’ye gelindiğinde aynı tanı konan kişilerin sayısı 3000’i bulmuş, yayılmadığı toprak alanı neredeyse kalmamıştı. Batı Nil Ateşi, henüz birkaç ay önce ülkemize de girdi. Ağustos 2010’da Manisa’da bazı insanlarda santral sinir sistemi tutulumu ile seyreden ateşli bir hastalık görüldü, bir süre sonra Batı Nil Ateşi olduğu anlaşıldı.

Yeni enfeksiyonların önemli bir bölümünü keneler ve sinekler gibi vektörlerle bulaşan enfeksiyonlar oluşturuyor. Keneler ve sinekler gibi vektörlerle (artropod, eklembacaklı) bulaşan 500’ün üzerinde enfeksiyon etkeni var ve bunların 134’ü insanlarda hastalık yapıyor. Bu etkenlerin tanınması her zaman kolay olmuyor. Ülkemizde laboratuvar koşullarının eksiklikleri ve bilimin toplum içindeki değerinin daha az olması gibi zorlukları da eklersek bu etkenlerin saptanması bizim gibi ülkelerde daha da zor. Ama teknoloji ilerledikçe ve bilimsel bakış yaygınlık kazandıkça bu enfeksiyonlarla başedebileceğiz.

Yeni enfeksiyonların ortak özellikleri:

• Bu etkenler çevresel faktörlerle (iklim, konaklar, taşıyıcı vektörler vs.)yakından ilgili.
• Çoğu kez etkin tedavileri yok.
• Aşıları yok.
• Öldürücü olabiliyorlar.
• Ne zaman ve nerede salgın gelişebileceğini kestirmek zor.

Son 30 yılda en çok artış gösteren enfeksiyon hastalıkları, virüslerin neden olduğu, vektörlerle bulaşan zoonotik enfeksiyonlardır. Genellikle ilk görüldükleri yerlerden isimlerini alırlar, Batı Nil, Kırım ve Kongo, Nipah, Omsk, Kyasanur gibi. Epidemiyologların ülkeler coğrafyası hakkında bilgi sahibi olmaları gerekiyor.

Mücadele için Eğitim ve Araştırma

Dünya Sağlık Örgütü, yeni enfeksiyonlarla baş edebilmek için ulusal ve uluslararası düzeylerde farklı sektörlerin işbirliği içinde bilgi üretmelerini ve üretilen bilgi ve teknolojiyi paylaşılmalarını öneriyor. Bunun için, Dünya Sağlık Örgütü tarafından tüm ülkelerde altyapının geliştirilmesi için kapasite yaratılması, bu alandaki küresel ve ulusal kaynakların desteklenmesi ve bu amaçla bilim insanlarının yetiştirilmesi ve laboratuvarların kurulması gerektiği belirtiliyor. Ülkemizde de bir an önce, epidemiyolog, virolog ve moleküler biyologların ortak çalışacakları araştırma merkezleri kurulmalıdır.

ALERJİSİ OLANLAR BAHAR AYLARINDA DİKKATLİ OLMALI

Yazan: HABERmedical 04 Mayıs 2011  
Kategori: SAĞLIK

LeventTabakAmerikan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölüm Şefi Prof. Dr. Levent Tabak, özellikle ilkbahar aylarında artan polenler nedeni ile alerjik astım hastalarını, dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Prof. Dr. Levent Tabak, ayrıca saman nezlesi olarak bilinen alerjik rinitin soğuk algınlığı ile karıştırılmaması gerektiğini hatırlatıyor…

Yaz nezlesi deyip, geçmeyin!

Saman nezlesi, bahar alerjisi ya da yaz gribi olarak isimlendirilen alerjik rinit; kişilerin duyarlı oldukları alerjenler ile teması sonrası ortaya çıkan ve çok sayıda kişiyi etkileyen bir hastalıktır. Ağırlıklı olarak burun iltihabı belirtilerinin bulunduğu hastaların önemli bir kısmında; alerjik astım, konjonktivit ve deri hastalıkları da görülmektedir. Alerjik rinitin başlıca belirtileri; burunda kaşıntı, tıkanıklık, akıntı, hapşırma, kuru öksürük ve boğaz kaşıntısıdır.

Başta polenler olmak üzere; küf mantarları, çeşitli gıdalar (yumurta, çilek, balık… vb.), ev tozu, kedi ve köpek gibi hayvan tüyleri ve çeşitli kimyasallar da hastalığa neden olabilmektedir. Alerjik riniti olan kişilerde; sinüzit, kulak hastalıkları ve geniz eti gelişimi de sıklıkla görülmektedir.

Alerjik astımın tanısını koymak testler ile artık çok kolay!

Alerjik astım, genetik olarak alerjiye yatkın olan kişilerin, belirli bir süre boyunca duyarlı oldukları alerjene maruz kalmaları sonucunda gelişebilmektedir. Alerjik astım; hava yollarının, mikrobik olmayan iltihabına bağlı gelişen bronş aşırı duyarlılığıdır. Bu kişiler, duyarlı oldukları alerjenler ile temas etmeleri sonucunda; kuru öksürük, nefes darlığı, hırıltı, hışıltı ve göğüste sıkışıklık hissi gibi şikâyetler duyabilmektedir. Bu şikâyetler tekrarlayan nöbetler halinde seyretmekte; şikayetler geceleri ve sabaha karşı artmakta; alerjenden uzaklaşma ya da ilaç kullanımı sonrasında azalmakta ve hatta tamamen kaybolabilmektedir. Alerjik astım, bazı hastalarda yılın belli aylarında daha fazla görülmektedir.

Alerjik astımlı hastalarda en sık rastlanılan alerjiler; ev tozu (akar), ağaç ve çimen poleni, kedi-köpek tüyü, hamam böceği ve küf mantarı alerjileridir. Alerjik astımlı hastalarda çoğu kez tanı, iyi bir hikâye alınması ile konulabilmektedir. Kesin tanı konulabilmesi için kişinin alerjen ile karşılaşması sonrasında şikâyetlerin başlaması ve muayene bulgularının ortaya çıkması; alerjenden uzaklaşması sonrasında ise şikâyetlerin azalıp, kaybolması gerekmektedir. Muayene sırasında tanı, solunum fonksiyon ve çeşitli laboratuvar testleri ile konulabilmektedir.

Polenlerden korunmak için uygulanabilecek yöntemler:

• Doktorunuza danışarak uygun bir yöntem ile hangi polenin bünyenizde alerjiye yol açtığını belirleyin. Her bitki, yılın belli bir döneminde polen ürettiği için alerjik olduğunuz polene göre önceden koruyucu tedaviye başlayarak hazırlık yapabilirsiniz.

• Polen sayısının ılık, kuru ve güneşli günlerde artması; sabahları erken saatlerde ve yağmur sonrasında azalması nedeni ile özellikle polen miktarının fazla olduğu saatlerde, açık alanlarda olabildiğince az sürelerde kalınmalıdır. Çim polenine alerjisi olanlar, bahçe çimlerini kendileri biçmemelidir.

• Polenler ile kaplanma sonucu iç mekânlarda alerjiye neden olma riskine karşı; giysiler ve çamaşırlar yazın açık havada kurutulmamalıdır. Polen mevsiminde pencereler, kapalı tutulmalıdır.

• Eğer mümkün ise polen mevsiminde tatile çıkılmalı ve şikâyetleri tetikleyen polenlerin bulunmadığı, kıyıdaki esintiler vasıtası ile polen sayısının nispeten daha az olduğu deniz kıyısında yer alan bölgelere seyahat edilmelidir.

• Otomobil alma ya da değiştirme ihtiyacı gündeme geldiğinde; polen yakalayıcı hava filtreleri olan otomobiller tercih edilmelidir. Otomobillerinde polen filtresi olan kişiler de otomobillerinin bakımları esnasında polen filtrelerinin değiştirilmesine özen göstermelidir.

• Alerjisi olduğu halde çiçek yetiştirmekten vazgeçmek istemeyenler, böcekler vasıtası ile döllenen renkli süs bitkilerini; örneğin gülü tercih etmelidir. Bu tarz çiçeklerin polenleri, hava ile taşınamayacak kadar ağır olduğu için semptomlara yol açma olasılıkları daha düşüktür.

Mesleğe bağlı gelişen astımın saptanabilmesi için solunum testleri çok önemli!

Spirometri cihazı ile solunum fonksiyonlarını ölçerek, çeşitli akciğer hastalıklarına tanı koymak mümkündür. Nefes darlığı, öksürük ve göğüste sıkışıklık hissi olan hastalarda bu şikâyetlerin, öncelikle akciğer hastalığına bağlı olup olmadığı araştırılmalıdır. Solunum fonksiyon testleri ile bu şikâyetlerin, akciğer hastalığına bağlı olup olmadığı büyük ölçüde anlaşılabilmektedir.

Solunum fonksiyon testleri ile önce hastanın akciğer fonksiyonları değerlendirilmekte; çıkan sonuca göre ilaç tedavisi uygulanmakta ve yeniden uygulanan solunum fonksiyon testlerinde düzelme gösterilmesi ile tanı konulabilmektedir. Solunum fonksiyonları normal olan kişilerde de bronş provokasyon testi ile yine astım hastalığı olup olmadığı belirlenebilmektedir.

BAHAR YORGUNLUĞU MU HASHİMOTO MU?

Yazan: HABERmedical 04 Mayıs 2011  
Kategori: SAĞLIK

BulentYardimciBaharın iyice hissedilmeye başladığı bugünlerde bahar yorgunluğuna çok benzeyen belirtileri olan bir hastalığı öğrenmemizde fayda var: Hashimoto Tiroiditi…

Hashimoto hastalığının belirtileri halsizlik, uyuklama hali, unutkanlık, isteksizlik, depresif ruh hali, çabuk yorulma, iştahsızlığa ve az yemeğe rağmen kilo alma, soğuğa tahammülsüzlük, ses kalınlaşması, kabızlık, kas ve eklem ağrıları, el ve ayaklarda uyuşmalar, cildin kuruması, saç dökülmesi, adet düzensizliği, göğüslerden süt gelmesi gibi oldukça zengin ve çeşitlidir. Özellikle halsizlik ve çabuk yorulma belirtilerinin ön planda olduğu hastalar yakınmalarını kolayca bahar yorgunluğu ile bağdaştırabilirler. Yakınmalar bir kaç hafta sürer ve gerilemezse mutlaka bir hekime başvurmak gerekir.

Hashimoto hastalığı hakkında, Amerikan Hastanesi Dahiliye Bölümünden Dr. Bülent Yardımcı bilgi veriyor.

Son zamanlarda adını daha sık duyduğunuz Hashimoto(Haşimoto okunur) boynumuzun ön kısmında yer alan Tiroit bezinin bir hastalığıdır. Bilimsel adı Otoimmün Tiroidittir; fakat bir Japon araştırıcının hastalığı tanımlaması nedeniyle onun adıyla anılmaktadır.

Hashimoto hastalığı çoğunlukla bayanları tutan bir hastalıktır. Kadınlarda erkeklere göre 10-15 kat fazla görülmektedir.Ailesinde Tiroit hastalığı olanlarda daha sık görülür. Çünkü ırsi(genetik) eğilim söz konusudur. İyot yönünden daha zengin olan bölgelerde sıklığı biraz daha fazladır. Yani iyot eksikliği ile ilgili değildir.Orta yaşlarda daha sık görülür.En sık 30-35 yaşların da görülür. Tiroit bezi tüm metabolizma hızımızı ayarlayan bir bezdir. Hashimoto Tiroiditi, bezi harap ederek fonksiyon yapan hücre miktarını azaltır. Böylece Hipotiroidi denilen ve bezin fonksiyonlarının azalması ile seyreden bir tablo gelişir. Hastalığın aktif dönemi dediğimiz ilk dönem, ayları içine alacak şekilde yavaş ve çoğu kez de sessiz geçer. Bir çok hasta bu dönemi farkedemez. Hipotiroidi tablosu yerleştikten sonra doktora daha çok başvurulmakta ve tanılar bu dönemde konulmaktadır.

Belirtiler halsizlik, uyuklama hali, unutkanlık, isteksizlik, depresif ruh hali, çabuk yorulma, iştahsızlığa ve az yemeğe rağmen kilo alma, soğuğa tahammülsüzlük, ses kalınlaşması, kabızlık, kas ve eklem ağrıları, el ve ayaklarda uyuşmalar, cildin kuruması, saç dökülmesi, adet düzensizliği, göğüslerden süt gelmesi gibi oldukça zengin ve çeşitlidir. Fakat Hashimoto’nun ilk zamanlarında bu belirtilerin hepsi görülmez. Çoğu kez hastalar yalnızca halsizlik ve isteksizlikten yakınır. Hastalık yavaş ve uzun sürdüğü için tanısı kolay konulamayabilir. Ayrıca bu belirtiler bir çok diğer hastalıkta da görülebilmektedir. Hastalığın en önemli özelliği ilerleyici bir şekilde yaşam kalitesini düşürmesidir.

Peki ne yapmamız gerekir?

Özellikle ailesinde Tiroit hastalığı olan bayanların uzun süren yorgunluk hallerinde doktora başvurmaları önerilir. Kilo veremeyenler ve sürekli depresif tablosu olanlar da bu yönden araştırılmalıdır. Bütün belirtilerin bir arada olduğu hastalarda tanı daha kolay konulabilir. Ayrıca düzenli sağlık kontrolü ve Check-up yaptıran hastalarda hastalık daha erken tanınabilmektedir. Hastalığın tanısı, kan tetkikleri, Tiroit Ultrason ve sintigrafileriyle konulmaktadır. Sağlık kurumlarının olanakları geliştikçe tanı sıklığının arttığı görülmektedir. Tiroidin durumuna göre tedavi amacıyla verilen ilaçlar ve yakın takiple hastalık kontrol altına alınmaktadır. Toplumda giderek sıklığı artan bu hastalık konusunda dikkatli olmak gerekir. Gelişen teknoloji ile Hashimoto hastalığının tanısı oldukça kolaylaşmıştır. Uzun süren belirtiler olduğunda vakit geçirmeden bir sağlık kurumuna başvurmak gerekir.

DİYABET VE KANSER

Yazan: HABERmedical 19 Nisan 2011  
Kategori: SAĞLIK

Diyabet Mellitus yani şeker hastalığı, günümüzde giderek artan sıklıkta karşımıza çıkan kronik bir hastalıktır. Dünyada 250 milyon kişide diyabet hastalığı olduğu bilinmektedir. Önümüzdeki 20 yıl içerisinde bu sayının 380 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir…

Diyabet ile kanser birlikteliği uzun zamandan beri ilgi çeken bir konudur. Yapılan çalışmalar sonucunda diyabetik hastalarda kanser oranının diyabetik olmayanlara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Diyabetin tek bir formu olmadığı ve birçok metabolik parametrelerdeki anormalliklerle seyreden heterojen bir hastalık olması, kanser ile olan ilişkisinin nedenleri konusunda değişik yorumlar yapılmasına neden olmaktadır. Bunun yanında, diyabetik hastaların kullandıkları ilaçlar, diyet ve metabolizma kontrol düzeyleri de kanser ile olan ilişkisinde belirleyici etkenler olarak rol oynayabilir.

Diyabet ve kanser ilişkisi hakkında, Amerikan Hastanesi, Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölümünden Dr. Sinan Tanyolaç bilgi veriyor;

Kanser ile diyabetin birlikteliğinin araştırılması sonucu organ ve kan ile ilgili değişik kanser türlerinin görülme riskinin, diyabetik hastalarda daha yüksek olduğunu göstermiştir. Karaciğer, pankreas ve rahim kanserlerinde bu risk artışı normal topluma göre diyabet hastalarında yaklaşık 2 kat kadar yüksektir. Prostat kanserinde ise risk göreceli olarak diyabetik hastalarda azalmış olarak saptanmıştır. Yapılan bu meta-analizlerde kontrol grubundaki bireyler arasında da diyabet tanısı konulmamış olabileceği düşünülürse, riskin daha yüksek olduğu tahmin edilebilir.

Diyabet hastalarında neden kanser daha fazla görülmekte ve risk faktörü oluşturmakta sorusunun yanıtının birkaç cevabı vardır. 1. Genel şeker metabolizmasındaki değişiklikler (kan şekerinin kronik olarak yüksek seyretmesi ve kan insülin düzeyindeki yükseklik) tüm dokularda kanser oluşumunu başlatabilmekte ve ilerlemesine katkıda bulunmaktadır. 2. Belli bir doku veya organa özgü olarak şeker metabolizmasındaki değişiklikler kansere yatkınlığa neden olmaktadır.

Diyabet hastalarında en yüksek kanser riski karaciğer kanseridir. Hastalarda karaciğer yağlanması sık olarak görüldüğünden karaciğer kanserine eğilim artmıştır. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması hastalığın bir sürecidir ve ilerlemesi durumunda önce hepatit denilen karaciğerin kronik iltahabı sonrasında da siroz ile sonuçlanmaktadır. Siroz zemininde karaciğer kanseri görülme ihtimali yüksektir.

Diğer sık rastlanılan kanser ise pankreas kanseridir. Uzun zamandan beri diyabetik hastalarda pankreas kanseri ilişkisi araştırma konusu oluşturmuştur. Bu hastalarda ayni karaciğer kanseri gibi yaklaşık 2 kat kadar risk artışı tespit edilmiştir.Prostat kanserinde ise durum tam tersi yönündedir. Diyabetik olan hastalarda prostat kanseri görülme riski normale göre daha az saptanmıştır. Bunun birkaç açıklaması olabilmektedir. Prostat kanseri gelişimi genelde erkeklik hormonu denilen testosteron hormonuna bağımlıdır. Diyabet hastalarında göreceli olarak erkeklik hormonunda düşüklük olması bu kansere yakalnma riskini azaltmaktadır. Keza diyabetik hastaların kullandıkları ilaçlar da buna katkıda bulunmaktadır.

Şeker hastalığı tedavisinde kullanılan bazı ilaçların kanser gelişim riskini azalttığı gösterilmiştir. Metformin denilen ve ilk tercih olarak tedavi seçeneğinde bulunan ilaç, hücre büyümesini yavaşlattığı ve kansere dönüşümü engellemektedir.

Bunun yanında son yapılan çalışmalarda bir tür insülin kullanan hastalarda daha fazla kanser görülmesi şeker hastalığı tedavisinde insülin kullanımı ile ilgili soru işaretleri oluşturmuştur. Daha fazla ve geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmakta ve kanser hikayesi olan hastalarda bu insülinin dikkatle kullanılması önerilmektedir.

Sonuç olarak, şeker hastalarında kanser sıklığı normale göre artmıştır. Özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkan yeni diyabet durumunda, ilk 5 yıl içerisinde rutin kanser taramalarının daha özenle yapılması gerekmektedir.

LAZERLE GÖZ AMELİYATLARI HAKKINDA BİLİNMEYENLER

Yazan: HABERmedical 31 Mart 2011  
Kategori: SAĞLIK

Goz_lazerMiyop, hipermetrop ve astigmat gibi görme sorunlarını geçici olarak gözlük ve lens sayesinde çözmek mümkün. Ancak ne gözlük ne de lensin tedavi edici bir özelliği bulunmuyor sadece kullanıldığı an için net bir görüş sağlıyor…

Oysa birçoğumuz yağmurlu havalarda ıslanan, sıcak soğuk hava değişiminde buğulanan, spor faliyetlerimizde bizi kısıtlayan gözlüklerimizden ve sürekli kuruyan ya da kayan lenslerimizden kurtulmayı istemişizdir. Günümüzde ilerleyen teknoloji sayesinde lazer ameliyatlarıyla görme sorunlarına kesin bir çözüm getirmek mümkün.

Lazerle göz ameliyatları ve lazer ameliyatı olmadan önce bilinmesi gerekenleri Dünyagöz Hastanesi uzmanları yanıtladı:

Lazer ameliyatı olmadan önce mutlaka okuyun:

Gözlerim lazer için uygun mu?

Gözlük ve lenslerinden kurtulmak isteyen herkes kendisine “Lazer tedavisi görebilir miyim?” sorusunu sormuştur. Lazerle göz tedavilerinin kilit noktasını da doğru hastanın tespiti oluşturur. Hastaların mutlaka detaylı tetkikler neticesinde lazere uyumluluğu saptanmalı. Herhangi bir nedenle lazere uygun olmayan kişilere yapılan lazer ameliyatlarının sonucu kornea nakline kadar gidebilen tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Dünyagöz Hastaneler Grubu bu analizleri çok detaylı bir şekilde yapıyor ve bugüne kadar elde edilen sonuçlara göre lazer ameliyatı olmak isteyen kişilerin neredeyse yüzde 50’si lazerle tedavi için gerekli olan bazı kriterleri taşımadıkları için elendi.

Benim için en doğru yöntem hangisi?

Bugün, dünyada ve Türkiye’de lazerle göz tedavisinde birçok yöntem bulunuyor. Ülkemizde çoğunlukla bıçaklı ve eski yöntemlerin kullanılması ameliyat esnasında komplikasyon riskini artırıyor. Ayrıca bu yöntemler, ameliyat sonrasında da hedeflenen göz numaralarına ulaşılamamasına ve gece görüşünde sorun yaşanmasına neden olabiliyor.

Oysa bıçaksız lazer Intralase ve i-LASIK yöntemlerinde yüzde 120’ye varan başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Tedavi sonrasında görme yüzdesi kişinin göz yapısına bağlı olup, muayene ve tetkiklerle ameliyat öncesinde belirleniyor. Bıçaksız tedavi yöntemleri olan Intralase ve i-LASIK sayesinde; planlanan cerrahi sonuçlarda net başarı sağlanıyor. Kişiye özel oluşturulan flep sayesinde de ameliyatların başarıyla gerçekleştirilmelerinin yanı sıra, hasta ertesi gün sosyal yaşamına geri dönebiliyor.

Gerekli altyapı ve teknoloji

Başarılı bir lazer tedavisi için üç önemli faktör vardır; doktorun deneyimi, hastanenin altyapısı ve kullanılan teknoloji. Bugün en güvenilir yöntem olarak kabul edilen i-LASIK yöntemi için iki büyük teknoloji kullanılıyor. Bunlar; Intralase ve Wavefront teknolojileri. Bu teknolojilerle birlikte tedaviyi uygulayacak doktorun tecrübesi ve hastanenin altyapısı da oldukça önemli.

Dünyada kabul edilen son teknoloji lazer yöntemi olan i-LASIK ile miyop, hipermetrop ve astigmat tedavilerinde güvenilir, kişiye özel tedavi sağlanıyor. Bu yöntem sayesinde lazer tedavisinde yıllardır uygulanan farklı yöntemlere ve hastaların kuşkulu yaklaşımına son nokta konuldu. Yapılan tedavinin sonucunun stabil olması ve görme kalitesinin yüksekliğinin yanı sıra, yöntemin NASA ve Amerikan Askeri Kuvvetleri tarafından son derece zorlu ortam koşullarına maruz kalan astronot ve savaş pilotlarında bile uygulanmasına onay vermesi, tedavinin güvenilirliğinin bir diğer ispatı. Doktorların güvendiği i-LASIK yöntemi, hastaların beklentilerine de cevap veriyor.

Ameliyat sonrası 24 saatte günlük yaşam

Bıçaksız LASIK tedavisi kesinlikle ağrısız bir tedavidir. Bu tedavi iki aşamadan oluşur. Ameliyat sonrası yaklaşık 6 saat dinlenme süreci varıdr. Gözde yaşarma, sulanma ve hafif bir hassasiyet olabilir. Hasta 6 saat sonra günlük yaşantısına rahatlıkla dönebilir. İlk 24 saat içerisinde yüz yıkamamak ve duş almamak önerilir. Birinci gün kontrolünden sonra hasta günlük yaşamının yanısıra tüm spor faaliyetlerini gerçekleştirebilir. Hastaları havuz ve deniz için 15 – 20 gün ve göz makyajı için 2 -3 gün beklemeleri önerilir.

DİŞTAŞI TEMİZLİĞİ NEDEN ÖNEMLİDİR?

Yazan: HABERmedical 01 Mart 2011  
Kategori: SAĞLIK

dentistDişlerimizin sağlığı kadar dişetlerimizin sağlığı da son derece önemlidir. Dişlerimizdeki problemlerin çözümü daha kolay olmakla birlikte, dişetlerimizin rahatsızlığı belli bir aşamayı geçtiğinde geri dönüşü olmayabilir ve dişlerimizde en ufak bir leke dahi olmasa bile dişlerimizin birkaçını ya da tamamını kaybedebiliriz. Bunu önlemenin çok basit, ekonomik ve acısız bir yolu vardır. 6 ayda bir yapılacak diştaşı temizliği ve plak eliminasyonu…

Diştaşları ve diştaşı temizliği ile ilgili Dt. Osman Er bilgiler verdi.

Dişlerimizle dişetlerimiz arasında “dişeti cebi” dediğimiz boşluklar vardır. Bu boşluklar bütün dişlerimizin tüm çevresinde mevcuttur. Bu bölgelere de yiyecek artıkları, plak ve bakteriler yerleşebilir. Ancak buraların temizliği normal fırçalama işlemiyle istediğimiz gibi mümkün olamaz. Temizlenemeyen yüzeylerde zaman içinde diştaşları daha fazla birikmeye başlar. Diştaşlarının üzeri de pürüzlü olduğu için bakteri plağı ve diğer eklentilerin daha kolay tutunmasını sağlar ve zincirleme olarak problemler artar.

Fırçalamayla temizlenemeyen diştaşları zaman içinde dişetlerinin iltihaplanmasına neden olur. Dişeti iltihabı diş ağrısı gibi şiddetli belirtiler vermez. Yalnızca fırçalarken kanama olur. Bu yüzden de çok fazla önemsenmez. Ancak çok önemli bir durum vardır ki sigara içenlerde nikotinden dolayı damarlar biraz büzüldüğü için kanama olmaz ama dişeti iltihabı ve çekilmesi devam eder. Bu şekilde de dişlerimizi hiçbir ağrı, çürük veya bir leke dahi olmasa bile kaybederiz. Ülkemizdeki diş kayıplarının büyük bir kısmı bu sebepten olmaktadır.

Osman ErHalk arasında diştaşı temizliği yaptırmanın dişe zarar vereceği ve dişlerde aşınmaya yol açacağı gibi yanlış bir inanç vardır. Bu doğru değildir. Doğru bir şekilde yapıldığı taktirde hiçbir zararı yoktur. Bilakis dişlerin yüzeyindeki eklentiler ve plak uzaklaştırıldığı için dişlerin ve dişetlerinin sağlığını korumuş olursunuz.

Lütfen 6 ayda bir kez düzenli olarak diş hekiminizi ziyaret ederek diştaşı temizliği yaptırınız.

NEDEN YAZ AYLARINDAKİ CANLILIĞIMIZ, ENERJİMİZ KIŞ AYLARINDA TÜKENİR?

Yazan: HABERmedical 24 Şubat 2011  
Kategori: SAĞLIK

Sinan_TanyolacMevsimlere bağlı duygu durumunda dalgalanmalar sık olarak karşılaşılan bir durumdur. Yazın güneş ışınlarının bedenimize etkisi, hava sıcaklığının daha yüksek olması bizi daha enerjik kılmaktayken, kış aylarına gelindiğinde güneş ışınlarına daha az maruz kalmak ve ısı değişimi canlılğımızda ve enerji düzeyimizde düşmeye neden olmaktadır. Hormonal düzeylerdeki değişim de kış aylarında enerjimizin azalmasına yol açar. Beyinde etkisi olan seratonin adlı hormonun kış aylarında daha az salgılandığı, bu yüzden daha depresif duygu durumu içinde olunduğu saptanmıştır. Yine beyinden salgılanan bir başka hormonun, Melatonin, salgılanması ışık düzeyleri ile kontrol edilir, düzeylerinde değişiklik olmaktadır…

Enerjimiz ve Kış Depresyonu hakkında, Amerikan Hastanesi, Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölümünden Dr. Sinan Tanyolaç bilgi veriyor.

Kış depresyonu (winter depression) veya kış melankolizm (winter blues) denilen bu durum, normal mental sağlığı olan kişilerde kış aylarına gelindiğinde depresyonla ilgili semptomların daha fazla hissedilmesi olarak tanımlanmaktadır. Görülme sıklığı ekvatordan uzaklaştıkca artmakta, kutuplara doğru gidildikçe %10 düzeylerinde olmaktadır.

Beynimizden salgılanan endorfin hormonu düzeyleri ile mutsuzluk ve bezginlik hissi arasında bir korelasyon vardır. Bazı gıda maddelerinin endorfin salınımını arttırdığı gözlemlenmiştir. Portakal, mandalina gibi narenciye ürünleri zengin C vitamini kaynağı olması ve endorfin hormonunu artırması nedeniyle diyette olması gerekmektedir.

Öncelikle almamız gereken günlük kalori miktarını bilmemiz gerekmektedir. Ortalama 70kg olan bir kimsede aktivite durumuna göre 1800-2200 kalori ihtiyacı olmaktadır. Kompleks karbonhidratlar tüketilmelidir. Yulaf, kepek ekmeği, kepekli pirinç gibi karbonhidratlar, basit şeker içeren gıdalara tercih edilmelidir. Yer elması, tatlı patates, kereviz hem yüksek miktarda lif içermesi hem de A ve C vitamini yönünden zengin olması nedeniyle tüketilmelidir.

Çikolata ise vücudumuzda oksitlenmeyi önleyici flavanollerden zengin bir besin maddesidir. Epicatechin denilen çikolatanın özünde bulunan madde, damarların genişlemesinde önemli bir rol oynamakta, aynı zamanda endorfin hormonunu uyararak mutlu olmayı sağlamaktadır. Özellikle kakao miktarı %70’in üzerindeki bitter çikolatalar tercih edilmelidir.

Stresten uzak durun!…

Stresten uzak durmaya çalışmak daha canlı olmamızı sağlayacaktır. Meditasyon, yoga gibi yöntemler iç dünyamızda rahatlamaya yardımcı olabildikleri gibi daha canlı ve enerjik olmamızı sağlayan yöntemlerden birkaçıdır.

Düzenli egzersiz yapın

Düzenli egzersiz yapmanın beyinde endorfin hormonu düzeylerini arttırdığı bilinmektedir. Haftada 3 kez, yaşımıza göre maksimum kalp hızımızın %80’i düzeyinde yapılan 45-60 dakikalık spor kendimizi daha enerjik hissetmemizi sağlamaktadır. Haftada 3 defadan fazla yapılan ağır aktiviteli (aletli jimnastik, kross koşuları vb.) yeterli ve dengeli beslenilmediği takdirde yorgun hissetmemize neden olabilir.

Koruyucu hekimlerin önerilerini uygulayın

Öncelikle koruyucu hekimlik önerilerini uygulamamız gerekmektedir. Kış aylarında hepimizin en az bir kere geçirdiği gribal infeksiyona yakalanmamak için, hijyen kurallarına uyulmalıdır. Ellerin sık yıkanması, hasta kimseler ile yakın temas kurulmaması, çatal, bıçak, havlu gibi infeksiyonun sık geçebileceği eşyalara dikkat edilmesi gerekmektedir. C vitamini ve çinko içeren gıdaların alınması bağışıklık sistemimizin güçlenmesine ve kış aylarında gribal infeksiyondan korunmamıza yardımcı olacaktır.

Düzenli yaşayın

En önemli tüyo ‘düzenli yaşamak’. Yaşa göre olması gereken uyku miktarının dışına çıkmamak ilk başta söylemem gereken önerimdir. Sabah kalktığımızda mutlaka kahvaltı için zaman ayırıp, az ya da çok birşeyler yemeliyiz. Yapılacak bir sabah kahvaltısı güne daha enerjik başlamamıza neden olacaktır. Gün içinde yapılan ara öğünler de yorgunluk hissetmemizi engelliyecektir. Akşam yemekleri saat 8’den önce yenilmelidir. Geç saatte alınan yüksek kalorili gıdaların vicutta metabolize edilmesi gece yarısından sonraya kaldığı için vücut tam olarak dinlenemez ve sabah yorgunluk hissi ile güne başlanır. Bir başka tavsiyem de akşam saat 7’den sonra kafein alınmamasıdır.

Sonraki sayfa »