DERİ HASTALIKLARINDA “KRYOTERAPİ” TEDAVİSİ
23 Mayıs 2011 HABERmedical
Kategori: Dermatoloji Haberleri, HABERLER
Kryoterapi (Kryo – cerrahi), doku ya da organda hedeflenen bir alanın dondurularak tahrip edilmesidir. Buz veya kar tedavisi olarak da bilinir. Dondurma işlemi için karbondioksit buzu, sıvı azot kullanılır. Günümüzde dermatolojik kryo – cerrahide en çok sıvı azot kullanılmaktadır. Sıvı azot aynı zamanda bilinen en soğuk ve en etkili kryojendir.(-196 C0)…
Deri hastalıklarında “Kryoterapi” tedavisi hakkında, Amerikan Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Dr. Halil Bayazıt bilgi veriyor;
Hangi deri hastalıkları kryo – cerrahi tekniği ile tedavi edilebilir?
Dermatolojik kryo – cerrahi derinin yüzeyinde ya da içinde gelişen ve deriden alınması (çıkartılması) gereken birçok lezyonun tedavisinde kullanılır. Bunlar:
Siğiller
Özellikle el ve ayaklarda sıkça görülen basit siğiller aynı zamanda cinsel ilişkiyle bulaşan bir hastalık olan genital siğiller de (kasık siğilleri) kryo – cerrahi ile başarıyla tedavi edilebilmektedir. Bu tip siğillerin tedavisinde 1 – 2 hafta arayla birkaç seans gerekebilir ancak gerek işlemin kısmen ağrısız oluşu, gerekse çok kısa sürmesi ve yüksek başarı oranları, bu yöntemin hastalar tarafından da tercih edilen bir tedavi şekli olmasını sağlamıştır.
Aktinik keratoz
Yaşla birlikte özellikle açık tenli kişilerde cildin çok güneş gören el sırtı, yüz ve saç derisi gibi bölgelerinde ortaya çıkan bu deri hastalığı, zamanla kansere dönüşme riski taşıması nedeniyle oldukça önemlidir. Tedavisinde en sık tercih edilen ve en başarılı sonuçlar veren yöntem, kryo – cerrahidir.
Seboreik keratoz
Orta ve ileri yaşlarda gövdede ve baş bölgesinde ortaya çıkan iyi huylu bir deri tümörüdür. Yumuşak kıvamlı, kahverengi – siyah renkte, yüzeyi pürüzlü görünümde oluşumlar olup; kryo – cerrahi ile tedavileri son derece başarılıdır.
Molloskum
Çocuklarda, erişkinlerde sıkça görülen virüslerle oluşan bulaşıcı bir hastalıktır. Kryo – cerrahi ile tedavisi ağrısızdır, bu nedenle çocuklarda sıklıkla bu yöntem tercih edilmektedir.
Deri kanserleri
Bazı deri kanserlerinin çok erken evrelerinde de kryo – cerrahi ile tedavi yapılabilmektedir.
Kryo – cerrahi nasıl uygulanır?
Kryo – cerrahi; sıvı azot gazının özel cihazlar kullanılarak, tahrip edilmek istenen deri oluşumuna uygulanması ile yapılır. Dokuya temas eden -196 C0’deki sıvı azot gazı, dokuyu donduracaktır. Bu donma işlemi kısa süreli (10 – 60 saniye) olup;
bu sürenin sonunda doku, normal sıcaklığına geri dönecektir. Bu kısa süreli ve ani donma – erime sürecinde hedeflenen dokudaki hücreler tahrip olup ölecektir. Artık işlev göremeyen bu ölü ve anormal hücreler, iyileşme sürecinde dokudan atılacak ve yerlerini taze dokulara bırakacaktır.
Kryo – cerrahi uygulaması ağrılı mıdır?
Birçok deri lezyonunun kryo – cerrahi ile tedavisi çok hafif bir sızı – yanma hissine yol açar. Bu his, avucunuzda uzun süre bir buz parçası tuttuğunuzda duyduğunuz hisse benzer ve işlemin süresine göre 30 – 60 saniye sürebilir. Birçok hasta bu hissi, dayanılabilir bir acı olarak sınıflamakta ve iğne ile anestezi yapılmasını istememektedir. Bazı büyük deri oluşumları, ayak altındaki derin siğil ve nasırlar ya da deri kanserlerinde daha uzun sürelerle donma işlemi uygulaması, ağrıya sebep olabilir. Bu durumda dermatologlar, sıklıkla lokal anesteziyi (derinin belirli bölgesinin geçici olarak uyuşturulması) gerekli görürler.
Kryo – cerrahi sonrasında oluşan yaralar nasıl iyileşir?
Kryo – cerrahinin yarası, oldukça kolay ve temiz iyileşen bir yaradır. İlk günlerde hafif bir şişlik – kızartı veya bazen işlem yapılan bölgede su toplanması (yanıklarda olduğu gibi) kryo – cerrahinin normal sonuçlarıdır ve genellikle hastalara fazla rahatsızlık vermez. Ağrı, nadiren oluşur ve basit ağrı kesicilerle rahatlama sağlanabilir. Yaranın pansumanı oldukça kolaydır ve genellikle iyileştirici ve koruyucu bir antibiyotikli krem uygulamaktan ibarettir. Kryo – cerrahi sonrası oluşan yaranın, akan temiz suyla temasının sakıncası yoktur (banyo yapmak serbesttir). Hastalar sıklıkla aynı gün veya ertesi gün işlerine, okullarına veya sosyal hayata geri dönebilir. Yaralar genellikle 1 – 4 hafta içinde kuruyup, kabuklanarak iyileşir.
Kryo – cerrahi tedavisinin istenmeyen etkileri nelerdir?
Kryo – cerrahi oldukça güvenli bir tedavi tekniğidir. Ancak tüm cerrahi işlemler gibi kryo -cerrahi sonrasında da nadiren yara izi oluşumu görülebilir. İşlem yapılan bölgede geçici renk kaybı ya da koyulaşması oluşabilir ancak bu genellikle birkaç ayda normale dönen bir durumdur. Yaşlı ve diyabetli hastalarda veya dolaşım bozukluğu olanlarda yaraların iyileşmesi uzun sürse de (bazen birkaç ay) bu durum, normal kabul edilir. Deneyimli ellerde bu yan etkiler, çok nadiren ortaya çıkmaktadır.
YAZIN ALERJİK HASTALIKLAR ARTIYOR
18 Mayıs 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
“Yüzme sporu, göğüs kafesi çevresindeki solunum kaslarını güçlendirdiğinden astımlı hastalar için tavsiye edilir. Ancak astımı olanlar, açık havuz veya denizi tercih etmelidir. Çünkü kapalı alanlardaki yüzme havuzları temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler duyarlı astımlılarda solunum zorluğu doğurabilir.”
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte alerjik hastalıklarda artış görülüyor. Bu hastalıklardan, özellikle astımlılar ve bünyesi alerjenlere zayıf olanlar etkileniyor. Bahar aylarında başlayıp, yaz ortasına kadar devam eden dönem alerjik astım ve rinit tanılı kişilerde öksürük nefes darlığı, hapşırık krizleri, gözlerde sulanma gibi yakınmaların oluşmasına neden oluyor.
Alerjik hastalıklar hakkında, Amerikan Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Bölümünden Dr. ELif Altuğ Kolsuk bilgi veriyor.
Polenler:
Polen veya daha sık bilinen ismiyle çiçek tozları üreme amacıyla rüzgar veya böceklerle diğer bitkilere taşınır. Alerjik hastalıklar açısından asıl önem taşıyan 20-60 mikron büyüklüğündeki rüzgar ile çok uzak yerlere ulaşabilen tipleridir. Polenler kapı ve pencerelerden evin içine de girebilir. Astımdan daha çok alerjik rinit yakınmalarını şiddetlendirir. Yüksek binalarla çevrili oturum alanlarında deniz kenarına göre daha yoğun bulunurlar. Bu yüzden şehir içi yaşamı polenlere maruziyet açısından daha risklidir.
Bu dönemde önerdiğimiz korunma yolları ise ev kapı ve pencerelerinin kapalı olması, ev ve arabanızda polen filtresi bulunması, polenlerin havada yoğun olduğu sabahın erken saatlerinde dışarı çıkmamak, deniz kıyısında tatil yerlerini tercih etmek, güneş gözlüğü kullanmak, dış ortamdan ev ortamına geçince saçınıza yapışmış olabilecek polenlerden arınmak için saçlarınızı yıkamak ve kıyafetlerinizi yatak odanızın dışında bekletmek…
Küf mantarları:
Küf mantarları sıcak ve nemli ortamlarda üreyen bir türdür. Genel olarak yaz ve sonbaharda üremeleri artar. Ev içinde nemli, havalanmayan ve karanlık odalarda sık gözlenir. Pencere kenarları, duş ve musluk yakınlarında daha çok üreyebilirler. Ev dışında nemli ortam ve çok ağaçlıklı alanlardan uzak durmalı, ahır, kümes gibi havasız ortamlara girmemeli ve evinizin yakınındaki işlevsiz su birikintisi ve kanalları kaldırılmalıdır. Ev içindeki önlemler ise ev içi nem %50’nin altında tutulmalıdır. Nemli duvarlar seyreltilmiş çamaşır suyu ile yıkanmalıdır, ev içinde fazla saksı bitkisi tutulmamalı ve banyo, tuvalet ve duş alanları ıslak ve kirli bırakılmamalıdır.
Bunların yanı sıra yaz mevsimi, astımlı hastalar için en uygun olan ve önerilen yüzme sporu için ideal bir dönemdir. Yüzme göğüs kafesi çevresindeki solunum kaslarının güçlendirdiğinden oldukça faydalıdır. Astımı olan hastalar özellikle açık havuz ve denizde yüzmeyi tercih etmelidir. Çünkü kapalı alanlardaki yüzme havuzları temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler duyarlı astımlılarda solunum zorluğu doğurabilir.
Kurdeşen ve egzama:
Kurdeşen, ürtiker olarak tanımlanan deride hafif kabarık, pembe-kırmızı renkte ve genellikle kaşıntılı lezyonlardır. Üzerine basıldığında ise renk solar. Vücudun herhangi bir yerinde tek tek veya birleşmiş olarak oluşabilir. Ürtiker her yaş grubunda görülebilir. Bu hastaların kendileri veya aile öykülerinde alerji varlığı saptanır. Pek çok nedene bağlı gelişebilen ürtiker yaz aylarında sıklıkla güneş alerjisi olarak karşımıza çıkar. Bu durum güneş ışınlarına maruz kalınınca gelişir. Önce kaşıntı ve ardınan kızarıklık ve deride kabarma gözlenir. Tedavisinde güneşten sakınmak çok önemlidir. Antihistaminik ilaçlar kullanılır.
Atopik dermatit – egzema – ise alerji öyküsü olduğu bilinen kişilerde kronik ve yinelenen bir durumdur. Genellikle çocuk yaşlarda sıktır ve temel özelliği gün içinde başlayıp gece şiddetlenen kaşıntıdır. Erişkinlerde sıklıkla deride tahriş yapabilen losyon, parfümlü sabun, deterjan gibi maddelerin kullanımıdır. Yaz aylarında da güneşten koruyucu ürünlerde fazla katkı maddesi olması, deniz veya havuz suyunun soğukluğu bu durumu tetikleyebilir.
Koruyucu önlemler arasında terlemeyi önlemek, uzun kollu, bol ve açık renkte giysileri tercih etmek, ani ısı değişiklerinden kaçınmak, katkı maddesi yoğun olan vücut ürünlerinden kaçınmak, gerektiğinde yakınmaları kontrol etmek için antihistaminik ilaçlar, kortizonlu pomatlar veya deri kuruluğunu azaltacak yağlar kullanılmalıdır. Yaz aylarında deniz ürünleri, kabuklu deniz ürünleri, değişik soslar ve mayalı içkilerin tüketiminde de dikkatli olmalıyız.
Arı sokması:
Yaban arıları veya bal arılarının sokması sonucu o alanda ağrı, kızarıklık ve şişme gibi kendiliğinden gerileyen lokal bir reaksiyon gelişebildiği gibi, anaflaksi denilen ve sokulan kişinin ölümüne yol açabilen bir reaksiyon da doğabilir. Anaflaksik reaksiyonlarda deride yaygın şişlik, deri altında ödem, nefes darlığı ve dolaşım bozukluğuna bağlı şok tablosu gelişir. Özellikle baş ve boyundan arı sokmalarında anaflaksi gelişme olasılığı daha yüksektir.
Arı soktuğunda yapılması gerekenler deriye takılı kalan iğnenin ezilmeden özenle çıkarılması, sokulan bölgenin bol su ve sabunla yıkanması, sulandırılmış amonyak ile dezenfekte edilmesi, sokulan yere buz uygulanması, gerektiğinde kortizon ve antihistaminik veya adrenalin içerikli ilaçların uygulanmasıdır. Anaflaksi benzeri bulgular gösteren kişilerin ise en kısa zamanda bir sağlık kurumuna ulaştırılması gerekir.
Yaz aylarında sık gözlenen arı sokmalarından korunmak için ise arıların bulunabileceği yerlerde uzun kollu gömlek ve pantolon tercih edin, parlak ve canlı renkte giysilerden kaçının, açıkta yemek yemeyin ve açıkta yemek bırakmayın, çöplerinizi evin dışına alın, bahçe işleri yapacaksanız eldiven kullanın ve bahçeye yalınayak basmayın, parfüm kullanmayın, arabanıza bindiğinizde arı olmadığından emin olun.
Yeni Virüsler
04 Mayıs 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Son zamanlarda, daha önce adını bile duymadığımız salgınlar ortaya çıkıyor. Yeni salgınların etkenlerini ağırlıklı olarak virüsler oluşturuyor. Dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olan AIDS’in etkeni HIV henüz 25 yıl önce bulundu. Domuz gribi, kuş gribi, hanta, tatarcık ateşi ülkemizde yine son yılların önem kazanan hastalıkları oldu…
Çok kısa bir geçmişte bu kadar çok yeni enfeksiyonla tanışmışsak, acaba ileride nelerle karşılaşacağız. Örneğin İtalya’da onbinlerce kişiyi etkileyen Chikungunya ateşinin adını kaç kişi duydu, ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde son 10 yılda 1000’in üzerinde insanın Batı Nil Ateşi nedeniyle öldüğünü biliyor musunuz?
Yeni virüsler hakkında, Amerikan Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü Şefi Prof.Dr.Önder Ergönül bilgi veriyor.
Son 35 yılda yeryüzünde saptanan ve isimlendirilen yeni virüsler
1973 Rotavirus
1977 Ebola virus
1977 Hanta virusu
1983 HIV
1988 Hepatitis E
1989 Hepatitis C
1990 Guanarito virus
1993 Sin Nombre virus
1994 Sabia virus
1994 Hendra virus
1995 Hepatit G
1995 Herpesvirus-8
1997 İnfluenza H5N1 (Kuş Gribi)
1999 Nipah virus
2001 İnsan Metapnömovirus
2003 Maymun çiçeği
2003 SARS
2005 Bocavirus
2008 Merkelcell polyomavirus
2009 İnfluenza A H1N1 (Domuz Gribi)
Türkiye’de son yıllarda yeni saptanan virüslerden dolayı Eylül 2010 itibariyle yaklaşık hastalanan ve ölen sayıları (Tabloda yer alan rakamların bazıları tahmini olarak verilmiştir)
| Saptandığı yıl | Kesin tanı konulan hasta sayısı | Hastalığa yakalandığı tahmin edilen en az kişi sayısı | Ölen sayısı | |
| Kırım Kongo Kanamalı Ateşi | 2002 | 5300 | 20. 000 | 270 |
| Kuş gribi | 2005 | 12 | 100 | 4 |
| Hanta virus | 2009 | 20 | 100 | 1 |
| Tatarcık ateşi | 2008 | 100 | 10.000 | - |
| Domuz gribi | 2009 | 13 000 | 200.000 | 650 |
| Batı Nil Ateşi | 2010 | 7 | 100 | 5 |
Yeni Virüsler Listesi Uzuyor
Yeni virüsler teknoloji nedeniyle ortaya çıkmıyor, fakat teknoloji sayesinde tanınıyorlar.
Tablo 1’de yer alan virüsler, son 30 yılda teknolojinin gelişmesiyle saptanabildi. Diğer yandan, virüsler evrim geçiriyorlar ve yepyeni virüsler olarak yeni hastalıklar yapmaya başlıyorlar. En hızlı evrim yapan virüs, influenza. Belki de Darwin çağımızda yaşasaydı bir virolog olmayı tercih edecekti. Çünkü virüsler en fazla sayıda mutasyon yapan, evrime en yatkın ajanlardır. İnfluenza virüsü, hiç beklemediğimiz bir zamanda değişik bir hastalık ile karşımıza çıkıyor.
Küresel ısınma, dolayısıyla kuraklık, sorumlu tutulan etkenlerden. Globalleşme diğer faktör. Bu hem insanlar arası ve insan-hayvan arası temasların artmasına, virüsün oradan oraya taşınmasına yol açıyor. Uçakla vektör sivrisineğin ya da fasulye çuvalındaki bir başka hastalık taşıyan canlının taşınması hiç zor değil. Bazen seyahat sırasında bulaşıyor bu virüsler, bazen de başka yollarla. Örneğin kargoyla veya ulaşım araçlarıyla taşınan sivrisineklerle uzak bölgelere ulaşıyorlar. Zika virüsü bunlardan biri. Aslında ilk kez 1947’de Uganda’da Zika ormanında izole edildi. Bir çeşit sivrisinek aracılığıyla bulaşıyordu. Yıllarca sessiz kaldı. Derken 2007 Nisan’ında Pasifik Okyanusu’ndaki Yap Adaları’nı ziyaret edenlerde döküntü, eklem ağrıları ve şişliği ve konjonktivitle kendini göstererek yeniden ortaya çıktı. Chikungunya virüsü, 3 yıl önce İtalya’nın sayfiye yerleşiminde saptandı. Kaynak, Hindistan’tan gelen bir ziyaretçiydi. Bu kişi beraberinde bir de sivrisinek getimişti. Bu sinek türüne üzerindeki çizgilerden dolayı kaplan veya pijamalı sivrisinek de denilmektedir. Chikungunya sözcüğü İngilizce karşılığıyla tavukları çağrıştırsa da, virüsün tavuklarla ilgisi yoktur. Swahili dilinde iki büklüm demektir. Hastalık başlangıçta oldukça ağrı seyirli olduğu için bu isim yakıştırılmıştır.
Yeni Virüslerin Ortaya Çıkma Nedenleri
| Teknolojik gelişmeler |
| Vahşi yaşam alanlarına yakınlaşma |
| Ormanların parçalanması |
| Yoksulluk |
| Küresel ticaretin artması |
| Küresel seyahatlerin artması |
| Iklim değişikliği |
| Hızlı ve etkin çözümlerde gecikme |
| Sağlık sistemlerinin çökmesi, değişmesi |
Batı Nil Ateşi 10 Yıl Önce ABD’de, 2010’da Türkiye’de
Batı Nil Ateşi’nin ABD’ye girmesi hiç de zor olmadı. 1999’da 59 hastaya bu tanı kondu. 2002’ye gelindiğinde aynı tanı konan kişilerin sayısı 3000’i bulmuş, yayılmadığı toprak alanı neredeyse kalmamıştı. Batı Nil Ateşi, henüz birkaç ay önce ülkemize de girdi. Ağustos 2010’da Manisa’da bazı insanlarda santral sinir sistemi tutulumu ile seyreden ateşli bir hastalık görüldü, bir süre sonra Batı Nil Ateşi olduğu anlaşıldı.
Yeni enfeksiyonların önemli bir bölümünü keneler ve sinekler gibi vektörlerle bulaşan enfeksiyonlar oluşturuyor. Keneler ve sinekler gibi vektörlerle (artropod, eklembacaklı) bulaşan 500’ün üzerinde enfeksiyon etkeni var ve bunların 134’ü insanlarda hastalık yapıyor. Bu etkenlerin tanınması her zaman kolay olmuyor. Ülkemizde laboratuvar koşullarının eksiklikleri ve bilimin toplum içindeki değerinin daha az olması gibi zorlukları da eklersek bu etkenlerin saptanması bizim gibi ülkelerde daha da zor. Ama teknoloji ilerledikçe ve bilimsel bakış yaygınlık kazandıkça bu enfeksiyonlarla başedebileceğiz.
Yeni enfeksiyonların ortak özellikleri:
• Bu etkenler çevresel faktörlerle (iklim, konaklar, taşıyıcı vektörler vs.)yakından ilgili.
• Çoğu kez etkin tedavileri yok.
• Aşıları yok.
• Öldürücü olabiliyorlar.
• Ne zaman ve nerede salgın gelişebileceğini kestirmek zor.
Son 30 yılda en çok artış gösteren enfeksiyon hastalıkları, virüslerin neden olduğu, vektörlerle bulaşan zoonotik enfeksiyonlardır. Genellikle ilk görüldükleri yerlerden isimlerini alırlar, Batı Nil, Kırım ve Kongo, Nipah, Omsk, Kyasanur gibi. Epidemiyologların ülkeler coğrafyası hakkında bilgi sahibi olmaları gerekiyor.
Mücadele için Eğitim ve Araştırma
Dünya Sağlık Örgütü, yeni enfeksiyonlarla baş edebilmek için ulusal ve uluslararası düzeylerde farklı sektörlerin işbirliği içinde bilgi üretmelerini ve üretilen bilgi ve teknolojiyi paylaşılmalarını öneriyor. Bunun için, Dünya Sağlık Örgütü tarafından tüm ülkelerde altyapının geliştirilmesi için kapasite yaratılması, bu alandaki küresel ve ulusal kaynakların desteklenmesi ve bu amaçla bilim insanlarının yetiştirilmesi ve laboratuvarların kurulması gerektiği belirtiliyor. Ülkemizde de bir an önce, epidemiyolog, virolog ve moleküler biyologların ortak çalışacakları araştırma merkezleri kurulmalıdır.
ALERJİSİ OLANLAR BAHAR AYLARINDA DİKKATLİ OLMALI
04 Mayıs 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Amerikan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölüm Şefi Prof. Dr. Levent Tabak, özellikle ilkbahar aylarında artan polenler nedeni ile alerjik astım hastalarını, dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Prof. Dr. Levent Tabak, ayrıca saman nezlesi olarak bilinen alerjik rinitin soğuk algınlığı ile karıştırılmaması gerektiğini hatırlatıyor…
Yaz nezlesi deyip, geçmeyin!
Saman nezlesi, bahar alerjisi ya da yaz gribi olarak isimlendirilen alerjik rinit; kişilerin duyarlı oldukları alerjenler ile teması sonrası ortaya çıkan ve çok sayıda kişiyi etkileyen bir hastalıktır. Ağırlıklı olarak burun iltihabı belirtilerinin bulunduğu hastaların önemli bir kısmında; alerjik astım, konjonktivit ve deri hastalıkları da görülmektedir. Alerjik rinitin başlıca belirtileri; burunda kaşıntı, tıkanıklık, akıntı, hapşırma, kuru öksürük ve boğaz kaşıntısıdır.
Başta polenler olmak üzere; küf mantarları, çeşitli gıdalar (yumurta, çilek, balık… vb.), ev tozu, kedi ve köpek gibi hayvan tüyleri ve çeşitli kimyasallar da hastalığa neden olabilmektedir. Alerjik riniti olan kişilerde; sinüzit, kulak hastalıkları ve geniz eti gelişimi de sıklıkla görülmektedir.
Alerjik astımın tanısını koymak testler ile artık çok kolay!
Alerjik astım, genetik olarak alerjiye yatkın olan kişilerin, belirli bir süre boyunca duyarlı oldukları alerjene maruz kalmaları sonucunda gelişebilmektedir. Alerjik astım; hava yollarının, mikrobik olmayan iltihabına bağlı gelişen bronş aşırı duyarlılığıdır. Bu kişiler, duyarlı oldukları alerjenler ile temas etmeleri sonucunda; kuru öksürük, nefes darlığı, hırıltı, hışıltı ve göğüste sıkışıklık hissi gibi şikâyetler duyabilmektedir. Bu şikâyetler tekrarlayan nöbetler halinde seyretmekte; şikayetler geceleri ve sabaha karşı artmakta; alerjenden uzaklaşma ya da ilaç kullanımı sonrasında azalmakta ve hatta tamamen kaybolabilmektedir. Alerjik astım, bazı hastalarda yılın belli aylarında daha fazla görülmektedir.
Alerjik astımlı hastalarda en sık rastlanılan alerjiler; ev tozu (akar), ağaç ve çimen poleni, kedi-köpek tüyü, hamam böceği ve küf mantarı alerjileridir. Alerjik astımlı hastalarda çoğu kez tanı, iyi bir hikâye alınması ile konulabilmektedir. Kesin tanı konulabilmesi için kişinin alerjen ile karşılaşması sonrasında şikâyetlerin başlaması ve muayene bulgularının ortaya çıkması; alerjenden uzaklaşması sonrasında ise şikâyetlerin azalıp, kaybolması gerekmektedir. Muayene sırasında tanı, solunum fonksiyon ve çeşitli laboratuvar testleri ile konulabilmektedir.
Polenlerden korunmak için uygulanabilecek yöntemler:
• Doktorunuza danışarak uygun bir yöntem ile hangi polenin bünyenizde alerjiye yol açtığını belirleyin. Her bitki, yılın belli bir döneminde polen ürettiği için alerjik olduğunuz polene göre önceden koruyucu tedaviye başlayarak hazırlık yapabilirsiniz.
• Polen sayısının ılık, kuru ve güneşli günlerde artması; sabahları erken saatlerde ve yağmur sonrasında azalması nedeni ile özellikle polen miktarının fazla olduğu saatlerde, açık alanlarda olabildiğince az sürelerde kalınmalıdır. Çim polenine alerjisi olanlar, bahçe çimlerini kendileri biçmemelidir.
• Polenler ile kaplanma sonucu iç mekânlarda alerjiye neden olma riskine karşı; giysiler ve çamaşırlar yazın açık havada kurutulmamalıdır. Polen mevsiminde pencereler, kapalı tutulmalıdır.
• Eğer mümkün ise polen mevsiminde tatile çıkılmalı ve şikâyetleri tetikleyen polenlerin bulunmadığı, kıyıdaki esintiler vasıtası ile polen sayısının nispeten daha az olduğu deniz kıyısında yer alan bölgelere seyahat edilmelidir.
• Otomobil alma ya da değiştirme ihtiyacı gündeme geldiğinde; polen yakalayıcı hava filtreleri olan otomobiller tercih edilmelidir. Otomobillerinde polen filtresi olan kişiler de otomobillerinin bakımları esnasında polen filtrelerinin değiştirilmesine özen göstermelidir.
• Alerjisi olduğu halde çiçek yetiştirmekten vazgeçmek istemeyenler, böcekler vasıtası ile döllenen renkli süs bitkilerini; örneğin gülü tercih etmelidir. Bu tarz çiçeklerin polenleri, hava ile taşınamayacak kadar ağır olduğu için semptomlara yol açma olasılıkları daha düşüktür.
Mesleğe bağlı gelişen astımın saptanabilmesi için solunum testleri çok önemli!
Spirometri cihazı ile solunum fonksiyonlarını ölçerek, çeşitli akciğer hastalıklarına tanı koymak mümkündür. Nefes darlığı, öksürük ve göğüste sıkışıklık hissi olan hastalarda bu şikâyetlerin, öncelikle akciğer hastalığına bağlı olup olmadığı araştırılmalıdır. Solunum fonksiyon testleri ile bu şikâyetlerin, akciğer hastalığına bağlı olup olmadığı büyük ölçüde anlaşılabilmektedir.
Solunum fonksiyon testleri ile önce hastanın akciğer fonksiyonları değerlendirilmekte; çıkan sonuca göre ilaç tedavisi uygulanmakta ve yeniden uygulanan solunum fonksiyon testlerinde düzelme gösterilmesi ile tanı konulabilmektedir. Solunum fonksiyonları normal olan kişilerde de bronş provokasyon testi ile yine astım hastalığı olup olmadığı belirlenebilmektedir.
NEDEN YAZ AYLARINDAKİ CANLILIĞIMIZ, ENERJİMİZ KIŞ AYLARINDA TÜKENİR?
24 Şubat 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Mevsimlere bağlı duygu durumunda dalgalanmalar sık olarak karşılaşılan bir durumdur. Yazın güneş ışınlarının bedenimize etkisi, hava sıcaklığının daha yüksek olması bizi daha enerjik kılmaktayken, kış aylarına gelindiğinde güneş ışınlarına daha az maruz kalmak ve ısı değişimi canlılğımızda ve enerji düzeyimizde düşmeye neden olmaktadır. Hormonal düzeylerdeki değişim de kış aylarında enerjimizin azalmasına yol açar. Beyinde etkisi olan seratonin adlı hormonun kış aylarında daha az salgılandığı, bu yüzden daha depresif duygu durumu içinde olunduğu saptanmıştır. Yine beyinden salgılanan bir başka hormonun, Melatonin, salgılanması ışık düzeyleri ile kontrol edilir, düzeylerinde değişiklik olmaktadır…
Enerjimiz ve Kış Depresyonu hakkında, Amerikan Hastanesi, Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölümünden Dr. Sinan Tanyolaç bilgi veriyor.
Kış depresyonu (winter depression) veya kış melankolizm (winter blues) denilen bu durum, normal mental sağlığı olan kişilerde kış aylarına gelindiğinde depresyonla ilgili semptomların daha fazla hissedilmesi olarak tanımlanmaktadır. Görülme sıklığı ekvatordan uzaklaştıkca artmakta, kutuplara doğru gidildikçe %10 düzeylerinde olmaktadır.
Beynimizden salgılanan endorfin hormonu düzeyleri ile mutsuzluk ve bezginlik hissi arasında bir korelasyon vardır. Bazı gıda maddelerinin endorfin salınımını arttırdığı gözlemlenmiştir. Portakal, mandalina gibi narenciye ürünleri zengin C vitamini kaynağı olması ve endorfin hormonunu artırması nedeniyle diyette olması gerekmektedir.
Öncelikle almamız gereken günlük kalori miktarını bilmemiz gerekmektedir. Ortalama 70kg olan bir kimsede aktivite durumuna göre 1800-2200 kalori ihtiyacı olmaktadır. Kompleks karbonhidratlar tüketilmelidir. Yulaf, kepek ekmeği, kepekli pirinç gibi karbonhidratlar, basit şeker içeren gıdalara tercih edilmelidir. Yer elması, tatlı patates, kereviz hem yüksek miktarda lif içermesi hem de A ve C vitamini yönünden zengin olması nedeniyle tüketilmelidir.
Çikolata ise vücudumuzda oksitlenmeyi önleyici flavanollerden zengin bir besin maddesidir. Epicatechin denilen çikolatanın özünde bulunan madde, damarların genişlemesinde önemli bir rol oynamakta, aynı zamanda endorfin hormonunu uyararak mutlu olmayı sağlamaktadır. Özellikle kakao miktarı %70’in üzerindeki bitter çikolatalar tercih edilmelidir.
Stresten uzak durun!…
Stresten uzak durmaya çalışmak daha canlı olmamızı sağlayacaktır. Meditasyon, yoga gibi yöntemler iç dünyamızda rahatlamaya yardımcı olabildikleri gibi daha canlı ve enerjik olmamızı sağlayan yöntemlerden birkaçıdır.
Düzenli egzersiz yapın
Düzenli egzersiz yapmanın beyinde endorfin hormonu düzeylerini arttırdığı bilinmektedir. Haftada 3 kez, yaşımıza göre maksimum kalp hızımızın %80’i düzeyinde yapılan 45-60 dakikalık spor kendimizi daha enerjik hissetmemizi sağlamaktadır. Haftada 3 defadan fazla yapılan ağır aktiviteli (aletli jimnastik, kross koşuları vb.) yeterli ve dengeli beslenilmediği takdirde yorgun hissetmemize neden olabilir.
Koruyucu hekimlerin önerilerini uygulayın
Öncelikle koruyucu hekimlik önerilerini uygulamamız gerekmektedir. Kış aylarında hepimizin en az bir kere geçirdiği gribal infeksiyona yakalanmamak için, hijyen kurallarına uyulmalıdır. Ellerin sık yıkanması, hasta kimseler ile yakın temas kurulmaması, çatal, bıçak, havlu gibi infeksiyonun sık geçebileceği eşyalara dikkat edilmesi gerekmektedir. C vitamini ve çinko içeren gıdaların alınması bağışıklık sistemimizin güçlenmesine ve kış aylarında gribal infeksiyondan korunmamıza yardımcı olacaktır.
Düzenli yaşayın
En önemli tüyo ‘düzenli yaşamak’. Yaşa göre olması gereken uyku miktarının dışına çıkmamak ilk başta söylemem gereken önerimdir. Sabah kalktığımızda mutlaka kahvaltı için zaman ayırıp, az ya da çok birşeyler yemeliyiz. Yapılacak bir sabah kahvaltısı güne daha enerjik başlamamıza neden olacaktır. Gün içinde yapılan ara öğünler de yorgunluk hissetmemizi engelliyecektir. Akşam yemekleri saat 8’den önce yenilmelidir. Geç saatte alınan yüksek kalorili gıdaların vicutta metabolize edilmesi gece yarısından sonraya kaldığı için vücut tam olarak dinlenemez ve sabah yorgunluk hissi ile güne başlanır. Bir başka tavsiyem de akşam saat 7’den sonra kafein alınmamasıdır.
AŞK BİR HASTALIK MI?
24 Şubat 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Yazının devamını okumak istemeyenlere hemen son 4-5 senenin araştırmaları ışığında vardığım sonucu özetleyeyim: Hayır, romantik aşk bir hastalık değil!
Aşk ve üzerimizdeki etkileri hakkında, Amerikan Hastanesi, Uyku Hastalıkları Şefi Dr. Sabri Derman bilgi veriyor.
Bayramlar, doğum günleri ve yıldönümlerinden sonra modern pazarlama tekniklerinin yaşamımıza vazgeçilmez kutlamalar olarak soktukları günlerin bence en sevimlisi “Aşıklar Günü”, diğer adıyla St.Valentine Günü. Nasıl evlilik yıldönümleri beraber geçmiş ve geçmemiş zamanların yeniden değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok iş ve sosyal yaşamımızın gözden geçirilmesine, doğum günleri yaptıklarımızla yapmak istediklerimiz arasında perspektif ayarlamalarına vesile oluyor.
Aşıklar günü de, sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi düşünmemize yol açıyor. Psikolojik anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim kendimiz ve yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde rol oynuyor. Sosyal farkındalığımızın artmasında, çiçek- çikolata- yemek- tiyatro-mum-hafif müzik- tütsü – kırmızı iç çamaşırı gibi hoşlukların katkısı var. Ama “Aşıklar Günü”, bence varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynuyor.
Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın arasındaki 1350 gramlık doku parçasının fiziksel olduğu kadar bilinç ve davranış alanda da ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koydu. İnsanların cinsiyeti, yumurta ile spermin birleştiği anda, cinsel tercihinin de üçüncü hafta içinde belirlendiğine işaret eden güçlü araştırmalar var. Duygu ve davranışlarımızın belirlenmesi ise erken çocuklu döneminde başlıyor. İnsanların aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları şablonların 3 ile 8 yaşlar arasında oluştuğuna işaret eden çalışmalar var. Bizim aşk şablonumuz, sadece yakınlarımızda olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV, dergi vb kaynaklarda rastladığımız ve etkilendiğimiz “sanal kişilerle” ve davranışlarla da belirleniyor. Beynin derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca, şimdi romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor beyinde. Basit bir tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde – zorlama bir ayırım yaparsak- bir çok farklı duygusal ve bedensel zincirleme tepkileri harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması.
Testosteron hormonunun artmasıyla artan sex dürtüsünden farklı olarak bunlar, bedensel ve duygusal bir “ödüle ulaşma” konusunda beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini ve ona erişebilmek için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey ve herkes giderek önem ve acillik kaybediyor, sevgiliye odaklanma saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor. Aşık olunan kişi, dünyanın en akıllı, güzel, yakışıklı, sevimli, güçlü, bilgili/bilge, kültürlü, güzel huylu eşsiz bir hazine olarak algılanırken olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor.
Aşkın sadece gözü kör değil, aynı zamanda sağır, mantıksız ve inatçı oluyor. Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya tutuşmaya yol açıyor. Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini en üst düzeyde tek bir kişide yoğunlaştırması çok uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bu mutlu sonun sonucu olarak “motorun turunu düşürmek”. İkincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akılhastalığı düzeyine vardırmak. Bazı kültürler bu tepkileri ödüllendirerek cinayet, intehar, yakma- yıkmalar, kaçırmalar, tecavüzlerin kolayca ortaya çıktığı davranışları teşvik ederler. Bunlar şiddet kültürü doğuran, çaresizliklerin olumlu yoldan çözümlenememesi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir sevgiye, güvene ulaşmalarına , karşılıklı saygı ve bağlılığa kavuşmuş bir çift olarak çok uzun yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bu çiftlerde aşk bitmiyor, derin bir sevgiyle yer değiştiriyor. Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks, şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için “aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma alşamından Pazartesi sabahına “aşklar” yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor, ve bunların hiçbirisi “romantik aşkı” tarif etmiyor.
Aşkın biyolojik önemi – ve bence temel işlevi-, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer primatlarda ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan “mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip ayağa kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl öncesinin mağra koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya VE elde tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız” bakmaları ancak son derece güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, erkenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden biri olan AŞK’tır. Ne hastalıktır, ne anormallik. Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen bir insanlık halidir. Son 20-30 bin senede evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu deneyimlerinden biri. Üstelik bu özellikleriyle aşk, önbeynimizin gelişmesi sayesinde, üreme fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır. Üstelik duygu yoğunluğu yüksek olan bu tutkular, sevenler arasındaki, yaş, sosyal statü, ırk, din hatta cinsiyet gibi farklılıkların da üstesinden gelebilecek bir güce ulaşmıştır. Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”. Bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır. Aşkın “nörofizyolojisi” bir mucize sayılabilir. Her aşk eşsizdir, kendi içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir. Marifet yargılayıcı olmadan bu duyguyu dürüstce ve alabildiğine yaşamak, değerini bilmek ve biterse anısına saygı gösterebilmektir. Bir insan bir çok kere aşık olabilir, ama aynı anda iki kişiye aşık olamaz. Hiç de bilimsel olmayan bir gözlemimle bitirmek istiyorum: “Kaybetmekten korkmuyorsanız aşık değilsiniz!
YAŞAM BİÇİMİNİZ DOĞURGANLIĞINIZI ETKİLİYEBİLİR
24 Şubat 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Sağlıklı yaşam biçimi davranışları, sadece herhangi bir hastalık ya da rahatsızlığı önlemeye yönelik olmayıp, bireyin genel sağlık ve iyilik durumunu iyileştirmeyi amaçlayan davranışlardır. Fertiliteyi olumsuz etkileyen değiştirilebilir alışkanlıklar, davranışlar ya da durumlar olarak en fazla üzerinde durulan konular; sigara içme, obezite, zayıflık, egzersiz, alkol, kafein, çevresel zararlı maddeler, stres, anne yaşı ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardır…
Yaşam biçimimizin doğurganlık üzerindeki etkileri hakkında, Amerikan Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölüm Başkanı Doç.Dr. Bülent Urman bilgi veriyor.
Sigara içme:
Sigara doğurganlığı ve YÜT tedavisini en fazla etkileyen yaşam biçimi faktörlerinin başında gelmektedir. Sigara içenlerde infertilite riskinin normal populasyona göre 1,6 kat fazla olduğu bildirilmektedir. 1-4 yıl erken menopoz ile ilişkili olduğu, yumurta gelişimi,yumurtlama, döllenme ve embriyonun erken gelişimi üzerine olumsuz etkilerinin bulunduğu, hatta gebeliğinde sigara içenlerde bebeğin ilerideki doğurganlık yeteneğinin azaldığı belirtilmektedir. Yardımcı üreme teknikleri ile tedavide sigara içenlerde, aynı sayıda embriyo transfer edildiğinde bile gebelik oranının %50 daha az olduğu ve gebelik için yaklaşık 2 kat fazla siklusa gerek olduğu bildirilmektedir. Aynı zamanda yumurta gelişiminin uyarılması (ovulasyon indüksiyonu) tedavisine cevap daha kötü olmaktadır. Erkek sigara içtiğinde mikro enjeksiyon (ICSI) ve tüp bebek (IVF) şansı azalmaktadır. Tedavideki pasif içicilerin de benzer risk altında olduğu bildirilmektedir.
Obezite:
Obezite kadınlarda yumurtalık üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, adet düzensizliği, adet görmeme, yumurtlama ile ilgili sorunlar, erkeklik hormon düzeylerinde artış, kız çocuklarında ilk adetin erken olması, polikistik over sendromu, düşük riskinde artış, yardımcı üreme tekniklerinde düşük gebelik oranları gibi sorunlara neden olarak doğurganlık şansını düşürmektedir. Gebelik öncesi kilosu 80 kg ve üzeri ya da (Beden Kitle İndeksi- BKİ >25) olanlarda gebelik için beklenen zamanın iki kat fazla olduğu bildirilmektedir. Obez erkeklerde ise sperm sayısı %20 daha az olduğu ve sperm kalitesinin bozulduğu belirtilmektedir.
Obezitenin yardımcı üreme teknikleri tedavisi üzerinde de olumsuz etkileri olduğu gösterilmiştir. Yumurtalıklarda yumurta gelişiminin uyarılması için daha fazla dozda ilaca gereksinim vardır. Yetersiz folikül gelişimi nedeniyle daha sık siklus iptali olabilir (normalde %5; obezlerde %25). Daha az sayıda yumurta elde edilir. Gebelik için denenen siklus sayısı artar. İlk siklustan canlı doğum oranı BKİ > 27 ise yaklaşık % 33 azalır. Bu kişilerin %50’sinde ilk 3-6 siklusta, %75’inde ilk 9 siklusta gebelik oluşur. Bel/kalça oranındaki her 0.1’lik artışın siklus başına gebelik oranını % 30 azalttığı bildiren araştırmalar bulunmaktadır.
Zayıflık
Fazla kilolar kadar aşırı zayıflığın da fertilite üzerinde olumsuz etkileri bulunmaktadır. BKİ<19 olan kadınlarda gebelik için beklenen zamanın 4 kat daha fazla olduğu ve gebelik için ortalama 29 ay bekledikleri bildirilmiştir. Gebelik için beklenen bu süre normal BKİ’li kadınlarda 6,8 aydır. Erkekte ise BKİ < 20 olduğunda sperm kalitesinin azaldığı bulunmuştur. Aynı zamanda kadınlarda zayıflığın gebelikte bebekte gelişim geriliği ve gebelik kayıpları ile ilişkili olduğu görülmüştür.
Egzersiz
Sağlıklı beslenme ile birlikte düzenli egzersizin genel sağlık durumunu iyileştirdiği ve normal kilonun korunmasını sağladığı düşünülmektedir. Egzersizin insülin duyarlılığı arttırarak ve yumurtalık fonksiyonlarını düzenleyerek gebelik şansını yükselttiği iddia edilmektedir. Farklı egzersiz düzeylerinin doğurganlık üzerine etkisi araştırmalarda net olarak gösterilememiştir. ABD’de ilk IVF siklusuna alınan 2,232 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada 1-9 yıl süreyle haftada 4 saati aşan egzersiz yapan kadınlarda daha fazla olumsuz IVF sonuçları olduğu bulunmuş ve infertilite sorunu olan çiftlerde egzersizin haftada 4 saati geçmemesi önerilmiştir.
Kafein
Kafeinin fertilite üzerine etkisi son zamanlarda çok araştırılan konulardan biridir ancak sonuçları tartışmalıdır. Normal, sağlıklı bir yetişkinde orta düzeyde kafein alımının risk oluşturmadığı belirtilmektedir. Ancak, doğurgan çağdaki kadınlar risk grubu kabul edilmekte ve günde 300 mg ↑ önerilmemektedir. Günde 7 ve ↑ fincan kahve ya da çay tüketiminin doğurganlığı olumsuz yönde etkilediği bildirilmektedir.
Alkol
Haftada 7-8 bardak alkolün doğurganlığı belirgin şekilde azalttığı, hatta haftada bir bardak alkol alındığında bile alkol içmeyenlere göre döllenme şansının azaldığı bildirilmiştir. Yumurtalık fonksiyonunun olumsuz etkilendiği ve bebekte kromozom anomali riskini yükselttiği belirtilmektedir. Yapılan bir araştırmada haftada 1-5 bardak alkolün fertiliteyi %100’den % 61’e, haftada >10 bardak ve üzerinin fertiliteyi %34’e düşürdüğü bulunmuştur. Ayrıca alkolün düşük riskini arttırdığı düşünülmektedir.
Çevresel Zararlı Maddeler
Çevremizde sıklıkla bulunan birçok kimyasal maddenin doğurganlık, gebelik kayıpları ve kusurlu bebek doğurma ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Pestisit (tarım zehiri) ve solventlere (temizlik ve yağ çözücü maddeler, boya ve boya çıkarıcılar, yapıştırıcılar ve kozmetikler vb maddelerde bulunur) maruz kalmanın sperm sayısını %40 azalttığı belirtilmektedir. Yüksek ısı maruziyeti nedeniyle kaynakçılık, sperm sayısında azalma için risk oluşturmaktadır.
Stres
Stres hormonlar üzerine, sinir sistemi ve bağışıklık sistemine etki ederek doğurganlığı etkileyebilmektedir. Stresin YÜT üzerindeki etkileri oldukça fazla araştırılan konulardan biridir. Ancak stres nedenini, düzeyini tanımlamak ve ölçmek zordur. Stresin toplanan yumurta sayısını ve gebelik oranı azalttığı gösterilmiştir. Yumurta toplama ve embriyo transferi gibi stresli anlarda, adrenalin düzeyi fazla olan kişilerde gebelik oranının azaldığı ve gevşeme/stresle başetme programlarının gebelik oranlarını yükselttiği şeklinde araştırma sonuıçları mevcuttur.
İleri Yaş
Eğitim, kariyer, ekonomik nedenler ve evlilik anlayışındaki değişiklikler gibi faktörlerle son 30 yılda kadınlarda ilk doğum yaşı giderek artış göstermiştir. İleri yaş infertilite için önemli bir risk faktörüdür. Doğurganlık 35 yaşa kadar yavaş bir azalma gösterirken, bu yaştan sonra hızlı bir düşüş göstermektedir. Benzer şekilde YÜT tedavisinde de, klinik gebelik oranı, transfer edilen embriyo başına canlı doğum oranı anlamlı şekilde azalmaktadır.
Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar
Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, tüplerde yapışıklıklara neden olarak infertiliteye yol açabilir. Hazneyi yıkama (vaginal duş) alışkanlığının da enfeksiyon, dış gebelik ve infertiliteye neden olabildiği gösterilmiştir. Yukarıda sıralandığı gibi doğurgan çağdaki kadın ve erkeklerde fertiliteyi olumsuz etkileyen birçok değiştirilebilir davranışsal risk faktörleri bulunmaktadır. Bireyler fertilite ile ilgili bu risk faktörlerinin, özellikle de yaşam biçimlerine bağlı olan ve değişime uygun olan bu faktörlerin farkında olmalıdır.
Çoğu kadın bu risklerin farkında olmayabilir ya da yanlış bilgi sahibi olabilir. Çiftler, sigarayı bırakma, alkol içmeme, kafeini azaltma, stresle başa çıkma, kilo verme gibi önlemlerle tedavi sonucunu olumlu yönde etkileyebilir.
KALP KAPAK HASTALIKLARINDA YENİ BİR TEDAVİ: MITRACLIP “MANDALLAMA”
03 Şubat 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Mitral kapak, kalbin temiz kan tarafında üst ve alt odacık arasındaki kapakçıktır. Bu kapak, kalbe akciğerden temiz kan gelirken açılır ve kanın kalbe dolmasını sağlar. Kalp kasılıp kanı vücuda atarken de, kapanır ve kapanması ile kanın vücuda yönlenmesine yardımcı olur…
Türkiye’de ilk defa Amerikan Hastanesi’nde uygulanan Mandallama yöntemi, özellikle nefes almakta zorlanan hastaların, nefesini düzeltip, hareketlerini rahatlatan ve uzun vadede kalbin bozulmasını önleyebilecek bir yaklaşım olarak kullanılmaya başlanmış.
Son iki yılda Avrupa ülkelerinde sınırlı olarak uygulanan bu yöntemden 2010 yılı sonuna kadar Batı Avrupa ve A.B.D.’de yaklaşık 2 bin hastanın faydalandığı, MitraClip “Mandallama” hakkında; Amerikan Hastanesi, Kardiyoloji Bölüm Şefi, Dr. Genco Yücel şu bilgileri veriyor.
Mitral kapak, kanın doğru yönde akmasını sağlar. Kapakçık, açılır kapanır iki kanatlı bir kapı gibi düşünebilir. Bu kapak gereken sıkılıkta kapanamazsa, kan akciğere doğru geri kaçar. Buna, “mitral yetmezlik” denir ve en sık görülen kalp kapak hastalıkları arasında yer alır.
Mitral Yetmezliğin Nedenleri
Günümüzde kalp kapak hastalıklarına yol açan en yaygın sebepler, kapağın doğuştan farklılık veya eksiklikleri, kalp romatizması gibi sonradan oluşan hastalıklarla deforme olmasıdır. İlaveten yaşlanma ile birlikte her organ gibi kalp kapakları da yaşlanır ve fonksiyonları yavaşlar, dejenerasyona uğrarlar. Mitral yetmezliğin oluşumunda üç ana faktör sayabiliriz.
• Doğuştan farklılıklar
• Yaşlanma ve dejenerasyon
• Kalp romatizması gibi kalbe vuran enfeksiyonlar. Doğuştan gelen ve mitral yetmezlik en sık karşılaşılan sebebi “mitral kapak prolapsusu”dur.
Mitral kapak prolapsusu, dünyada en sık rastlanan kalp kapak problemidir. Prolapsusda kapakçığı iki kanatlı bir kapıya benzetirsek, bunun sert değil, yumuşak bir yapı olması ile bir bayrak gibi dalgalanması ve tam olarak kapanamaması durumu vardır. Kalp romatizması sonrası mitral yetmezlik, çok sık görülen bir sorun değildir ve günümüzde gitgide azalan oranda karşımıza çıkmaktadır. Sonradan gelişen mitral yetmezlik problemlerine daha çok kapağın dejenere olması yol açar. Kapağın normal olduğu durumlarda farklı, örneğin kalp krizleri veya kalp büyümesi gibi nedenlerden ötürü kalp kasının zayıflamasını takiben de mitral yetmezliğin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu da bir odanın iki kanatlı kapısının, odanın boyutlarının genişlemesi ile bir araya gelememesine benzetilebilir.
Mitral yetersizlik olan hastalarda, zamanla yetersizliğin yani kaçak oranının şiddetli hale gelmesini takiben ciddi derecede nefes darlığı yakınması ve kalpte büyüme ortaya çıkar. Diğer bazı kapak problemleri gibi ani ölüme sebebiyet vermeyen bu durum, kalbin geri dönemeyecek şekilde bozulmasıyla uzun süreli sorunlara da yol açar. Şiddetli kapak kaçağı sonrası kalp büyümesi, kalp yetmezliği ve ritim bozuklukları en sık rastlanan sorunlardır.
Mitral Yetmezliğin Tedavisi
Mitral yetmezliğin tedavisi yakın zamana kadar sadece cerrahi iken, günümüzde bazen “kapak değişimi” bazen de “kapak onarımı” olarak tabir edilen işlemlerle kapağın değiştirilmeden kaçırmaz hale gelmesi sağlanır. Bu işlemler ehil ellerde başarı ile gerçekleştirilmektedirler.
Buna rağmen yapılan araştırmalar, mitral yetmezlik görülen hastaların ameliyat gerektirenlerinin yaklaşık olarak %50’sinin herhangi bir nedenle ameliyat olamadığını göstermektedir. Hastanın ameliyatının çok riskli olması bu noktada en önemli sebep olarak görülür. Zaman zaman hastanın büyük bir operasyondan korkmasının da bu ameliyatın olmamasında da rol oynadığı görülmektedir.
Ameliyat, yani göğüs kafesi yarılarak müdahale edilmesinin, yapılmadığı veya yapılamadığı durumlarda bu hastaların durumu zamanla bozulur. Nefes problemleri artarak devam eder, sonuçta ilaçların da yeterli faydayı sağlayamadığı geri dönüşü olmayan hale gelebilirler.
Ünlü bir İtalyan kalp cerrahı tarafından bahsi geçen ameliyatı kolaylaştırmak için kapağı değiştirmek yerine, kapağın iki kanadını birbirine yaklaştırmayı hedefleyen bir dikiş yöntemi bulunmuştur. Açık kalp ameliyatlarında denenen bu yöntem, kapının birbirine bitişmeyen iki kanadının orta noktada birbirine düğmelenmesine benzetilebilir. Başlangıçta, kapak açık halde iken, kapakta 8 rakamına benzeyen bir şekil oluşturma tekniği yaygın olarak kullanılmamıştır. Ancak, son on yılda bu tekniği ameliyatsız uygulayan yöntemler üzerine yapılan çalışmalar başarılı sonuçlar vermiştir. Bu yöntem, “MitraClip” denilen bir cihazla hastalara uygulanmaya başlanmıştır. Yönteme; çamaşır mandalı ile çarşaf tutturur gibi, kapağın iki kanadını tutturmaya benzediği için “mandallama” diyoruz. Mandallama yöntemini; çok geniş kapak açıklığı, bir “O” düşünelim, kapanamayıp ortadan kan kaçırırken, ortadan iki kanada mandal takıp birleştirerek, bir çeşit “8″ görüntüsü yaratıp kaçağı azaltmak olarak düşünebiliriz. Oluşturulan 8 rakamına benzeyen şekille kaçak tamamen ortadan kalkmaz. Ancak, kan akışı trafiğini belirgin olarak azaltması ile kalp ve akciğer üzerindeki yükü hafifleterek hastaların rahatlamasını sağlar.
Mandallama yöntemi özellikle nefes almakta zorlanan hastaların, nefesini düzeltip, hareketlerini rahatlatan ve uzun vadede kalbin bozulmasını önleyebilecek bir yaklaşım olarak dünyada da kullanılmaya başlanmıştır. Son iki yılda Avrupa ülkelerinde sınırlı olarak uygulanan bu yöntemden 2010 yılı sonuna kadar Batı Avrupa ve A.B.D.’de yaklaşık 2 bin hasta faydalanmıştır.
Yapılan araştırmaların ümit vaat ettiği mandallama yöntemi, ülkemizde 2010 yılından itibaren Amerikan Hastanesi’nde uygulanmaya başlanmıştır.
Kimlere “Mandallama” Uygulanabilir?
Günümüzde mitral yetmezlik için yapılan operasyonlar, gecikmeden yani kalpte bozukluklar ortaya çıkmadan yapılırsa başarı şansı ve hastaya faydası uzun dönemde artar. Örneğin, ciddi mitral kapak prolapsusu olan bir hastada bu kapağa vaktinde yapılacak bir onarım cerrahisinin başarısı yüksek olur. Ancak kalpte bozulma ile ortaya çıkan, “fonksiyonel mitral yetmezlik” olarak adlandırılan sorunlarda operasyon başarısı düşer.
Bilimsel olarak her tür mitral yetmezliğin tedavisinde uygun olduğu görülen mandallama yöntemi, özellikle ameliyat olması riskli bulunan veya ameliyat için geç kalmış hastalarda öncelikle tercih edilebilir bir girişimdir. Kalbin bu işlemden sonraki 1-2 yıl içinde kendisini toparlaması beklenmektedir.) Bu da hastanın yakınmalarını azaltabildiği gibi, orta vadede kapak cerrahisi gerekirse bunu daha az riskli hale getirebilir.
Nasıl Yapılır?
Şiddetli mitral yetmezliği olan ve yakınmaları sebebi ile müdahaleye gerek görülen hastalar, bir ön değerlendirmeden geçirilir. Bu değerlendirme çerçevesinde TEE adı verilen tüp yutturularak, Ekokardiyografi yapılması gerekir. Bu test, mide hastalıklarında yapılan endoskopiye de benzetilebilir. 15 dakika süren bu test ile hastanın kalp kapağının mandallama yönteminden fayda görüp görmeyeceği anlaşılır.
Operasyon kararı verildikten sonra, bir gün önceden hastaneye yatırılan hastaya anjiyo laboratuvarında narkoz altında işlem yapılır. Hasta, 3-4 saat süren işlem sonrasında bir gece yoğun bakım ünitesinde kalır. İki gün normal serviste izlenip, 3 ya da 4. gün taburcu edilir. İşlemde, her iki kasıktan birer tüp anjiyo yapılır gibi yerleştirilir. Ayrıca boyundan ve el bileğinden de küçük tüpler yerleştirilerek hastanın müdahalesi gerçekleştirilir. Nadiren kan verilmesi de gerekebilen bu işlemde ölüm ve ciddi problem yaşanması riski çok düşüktür.
MitraClip Uygulanan Hastayı Neler Bekler?
İşlemden hemen sonra hastanın özellikle nefes darlığı yakınmalarında azalma beklenir. Kalp kası zayıflayıp, kalbi genişleyen hastalarda da nefes darlığında azalmanın yanında kalbin boyutları da küçülür. Yani, kalp büyümesi düzeltilir. Bu işlemde mitral yetersizlik hemen her zaman ortadan kaldırılamaz. Ancak, işlemin yapıldığı hastaların büyük bir çoğunluğu ciddi derecede rahatlayıp, hareket kapasiteleri artar. “Mandallama” yönteminin uzun dönem sonuçları henüz bilinmemesine karşın, kısa dönem yani 1-2 senelik veriler çok ümit vericidir. Bu işlemle uzun vadede herhangi bir girişime gerek kalmayacağı tahmin edilir. Ancak uzun vadede mitral yetersizlik tekrarlasa dahi kalbin küçülmesine imkân sağlayan mandallama işlemi, olası bir açık mitral kapak operasyonunu daha az riskli hale getirebilecek ve ileride açık kalp ameliyatı şansını ortadan kaldırmayacaktır.
AFAZİ (DİL BOZUKLUĞU) HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER
03 Şubat 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
İnme, kafa travması, dejeneretif hastalıklar vs. gibi sebeplerle beyindeki dil merkezinde oluşan hasar sonucunda afazi, yani dil bozukluğu oluşur. Afazi kişinin entellektüel seviyesini etkilemeden, söylenenleri anlamada, akıcı ve anlamlı konuşabilmede, okuma ve yazmada bozukluklara sebep olabilir. Afazinin türleri hasarın beyindeki yerine ve şiddetine göre farklılıklar gösterir…
Afazi, Dil Bozukluğu hakkında; Amerikan Hastanesi, Dil ve Konuşma Bozuklukları Uzmanı, Seda Atilla Şahin M.S. CCC-SLP şu bilgileri veriyor.
Afazinin yol açabileceği şikayetler:
• Konuşmada tutukluk, belli bazı kelimeler dışında konuşamama
• Gramersiz, telgrafik konuşma
• Konuşmanın akıcı ancak içeriğin anlamsız olması
• Konuşurken kelimelerin yanlış telaffuz edilmesi (Ör:bardak yerine bartak), veya benzer anlamlı bir kelime ile değiştirilmesi (Ör:bardak yerine tabak).
• Adlandırmada güçlük çekme, ve sık sık demek istenilen kelimeyi hatırlayamama
• Konuşulanları algılamada güçlük
• Daha önce söylenmiş bir kelimeyi uygunsuz olarak yineleme
• Okuduğunu algılamada güçlük
• Yazı yazmada güçlük, kelimelerin sık sık yanlış yazılması, cümle kuramama
Tedavisi nedir?
Dil ve konuşma terapisi afazi rehabilitasyonunda büyük rol oynar. Afazi teşhisi konulduktan sonra zaman kaybetmeden dil ve konuşma terapisine başlamak hastanın kazanımlarını hızlandırıp arttıracaktır. Özellikle ilk 6-12 ay hızlı bir gelişim olacağı için bu süre içinde terapi desteği almak çok yararlıdır. Dil ve konuşma bozuklukları uzmanı afazi değerlendirmesi yapıp derecesini belirler ve kişinin ihtiyacına göre şekillendirilmiş terapi uygular. Grup terapisinde buna ek olarak ortak ihtiyaçları olan bireylerin sohbet yetenekleri üzerine çalışmalarına ve birbirlerine sosyal destek sağlamalarına fırsat verilir.
Afazi başka iletişim bozuklukları ile beraber görülebilir mi?
Hasarın lokasyonuna göre dizartri ve/veya apraksi gibi konuşma bozuklukları da afaziye eşlik edebilir. Dizartri ağız, yüz, ve solunum sistemindeki kasların zayıflamasından ötürü kısık ses, güçsüz nefes ve sık sık dil sürçmesi gibi şikayetlere sebep olabilir. Apraksi ise konuşmayı oluşturan seslerin çıkarılma aşamasında oluşan sıralama ve motor planlama bozukluğuna denir. Kişi ne söylemek istediğini bilse de beyin kelimeleri oluşturan sesleri çıkarmak için gereken kas hareketlerini koordine etmekte zorlanır ve böylece istenilen kelime yerine ona benzeyen/benzemeyen başka bir sözcük söyleyebilir (ayakkabı yerine “atatabı” gibi). Dil ve konuşma bozuklukları uzmanı bu alanlarda da hastayı değerlendirip gerekli terapiyi uygular.
Afazisi olan yakınınız ile nasıl iletişime geçmelisiniz?
• İletişim kurarken arka planla gürültü veya dikkat dağıtıcı şeyler olmamasına özen gösterin.
• Onunla göz teması kurarak konuşun.
• Cevap vermesi için ona zaman tanıyın.
• Yavaş ve anlaşılabilir konuşmaya dikkat edin, ama normal bir tonlama ve volümle konuşun.
• Konuşurken vücut dilinizi de kullanın.
• Gerekli durumlarda dediklerinizi tekrar edin, veya basitleştirip değiştirerek yineleyin.
• Anlaşıldığınızdan emin olmak için ara ara basit sorular sorun.
• Uzun ve karışık sorular sormaktan, yönergeler vermekten kaçının.
• Mümkün olduğunca cevabı evet-hayır olan sorular sormayı deneyin.
• Peşpeşe soru sormak yerine ilk soruyu algıladığına emin olduktan sonra diğer soruya geçin.
• Yeni bir konuya geçerken haber verin.
• Yanınızda kağıt kalem bulundurun ve anlattığınız şeyin anahtar kelimelerini yazarak gösterin, gerekiyorsa resim çizin.
• Hedeflediği kelime aklına gelmiyorsa bazı durumlarda tahmin yürütmek yardımcı olsa da her zaman yapmayın. Yardımınızı isteyip istemediğini kontrol edin. Gerekiyorsa zaman tanıyın ve bekleyin.
• Dediklerinin içeriğine konsantre olun.
• Sözlü ifade edemiyorsa kağıt kalem uzatarak yazı ile veya çizerek iletişime girmesini sağlayın.
• Vücut dilini kullanmasını destekleyin.
ERGENLİK GELİŞİMİ GÜNÜMÜZDE DAHA MI ERKEN?
03 Şubat 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Ergenlik dönemi, çocukların hormonal ve bedensel değişiklikler sonucunda biyolojik olarak erişkin olma sürecidir. Bu süreçte vücutta cinsiyete özgü değişiklikler, boy uzamasında hızlanma ve erişkin boya ulaşılır, üreme yeteneği kazanılır…
Ergenlik gelişimi hakkında; Amerikan Hastanesi, Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı, Dr. Nihal Memioğlu şu bilgileri veriyor.
Ergenlik kızlarda erkeklerden 1,5-2 yıl erken başlar. Başlangıcı etkileyen faktörler başlıca genetik (%50-75), beslenme, yaşanılan iklim ve aktivitedir. Bu faktörlerin etkisi ile kemik yaşı kızlarda 10, erkeklerde 11 yaşa ulaşırsa ve yeterli kiloya sahipse beynin hipotalamus bölgesine sinyaller gider. Oradan hipofize, hipofizden de gonadlara (yumurtalık ve testis) uyarı gider. Kurulan bu uyarı bağlantısına H-H-G aksı denir. H-H-G aksı anne karnında aktiftir, doğumdan sonra bir süre daha aktif kalır. Kız bebeklerdeki geçici meme büyümesinin nedeni budur. Çocukluk döneminde baskılı olan aks ergenlik yaşında tekrar aktifleşerek ergenliği başlatır.Bu dönemde meydana gelen genital ve koltuk altı kıllanması, cilt yağlanması,akne, ter kokusu ise adrenal bezin androjen hormon yapımını artırması sonucu oluşur.
Kızlarda ilk ergenlik bulgusu meme bölgesindeki pembe bögenin altında nohut büyüklüğündeki ağrılı şişlik şeklinde kendini belli eden meme büyümesidir (telarş). Bundan 3-6 ay sonra genital bögede tüylenme başlar(pubarş), büyüme hızlanır. Yaklaşık bir yıl sonra en hızlı büyüme, iki yıl sonra ilk adet kanaması (menarş) olur. Toplamda 2-3 yılda erişkin boya ulaşılır ve ovulasyon (yumurtlama) başar.
Erkeklerde ilk ergenlik bulgusu testislerin büyümesidir. 6 ay kadar sonra genital tüylenme başlar. Yaklaşık iki yıl sonra seste çatlama , hızlı uzama, sonraki yıllarda sakal çıkmaya ve erişkin vücut yapısı şekillenmeye başlar. Toplamda 4-5 yılda ergenlik gelişimi tamamlanır ve spermatogenez başlayarak fertilite kazanılır.
Ergenlik başladığı zaman çocuklar erişkin boylarının %80-85’ine ulaşmış durumdadırlar. Kız çocukları menarş olduklarında erişkin boylarının yaklaşık %97’sini kazanmışlardır. Ergenlik süresince toplam olarak kızlar 16-25cm, erkekler ise 20-28 cm uzarlar, epifiz denilen uzama plağının kapanması ile son boya ulaşılmış olur.
Normal ergenlik başlama yaşı kızlarda 9-11 (8-13) yaş, erkeklerde 10-12 (9-14) yaştır. Kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce başlayan ergenliğe erken ergenlik denir. Erken ergenlik normal ergenlik yollarını takip ederek (H-H-G aksının aktivitesi) gelişiyorsa santral ya da gerçek erken ergenlik denir. Gerçek erken ergenliği olan kızların büyük kısmında neden saptanamaz (idiopatik), erkek çocukların büyük kısmında, kızların da az bir kısmında hipotalamus ya da hipofizi etkileyen beyinle ilgili bir sorun söz konusudur. Örneğin tümör,enfeksiyon,travma, doğuştan yapı bozukluğu. Bazen H-H-G aksı aktifleşmediği halde başka nedenlerle gonadların aktifleştiği hastalıklar veya prematür telarş ya da prematür pubarş denilen, ilerlemeyen masum ergenlik bulguları görülebilir. Tedavi yaklaşımları farklı olduğu için ayıcı tanılarının yapılması gerekir.
NORMAL ERGENLİĞİN GİDEREK ERKEN YAŞA KAYDIĞI OLGUSU NE KADAR GERÇEKTİR? ERGENLİKTE YÜZYILIN TRENDİ NEDİR?
Gerek ülkemizde gerekse dünyada medya ve doktorlar arasında ergenlik başlangıcının erken yaşa kaydığı konusunda tartışma ve endişe söz konusudur. Gelişmiş ülkelerin verileri biraraya getirildiğinde görülmüştür ki, 19. yüzyıl ortalarından 1960’lı yıllara kadar menarş yaşı 3 yıl kadar erkene gelmiş ve ABD ile Güney Avrupa’da 12’li, Kuzey Avrupa’da 13’lü yaşlara gelmiştir.
Bu hızlı erken yaşa gelmenin nedeni sosyoekonomik durumun yükselmesi ile açıklanmaktadır. Son 30-40 yıl değerlendirildiğinde ise, bu sürede telarşın bir yıl kadar erken yaşa kaydığı, ancak menarşın 0,2- 0,5 yıl kadar erken olduğu belirlenmiştir. Kuzey Avrupa ülkelerinde ise önemli bir değişiklik olmadığı görülmüştür. Meme gelişiminin erken başlayıp ergenliğin tamamlanma süresinin uzaması telarşı başlatan çevre faktörleri olabileceği konusunu gündeme getirmiştir. Erkek çocuklarda yapılan araştırma sayısı yeterli görülmese de ,ergenlik yaşında önemli bir erkene kayma olmadığı kabul edilmektedir. Türk kız çocukları ile ilgili araştırmalar genelde İstanbul ile sınırlıdır. Genel bir değerlendirme yapıldığında 1975’den beri menarş yaşında önemli bir değişiklik olmamıştır.
Çevresel faktörler incelendiğinde obezite, endokrin sistemi etkileyen kimyasal maddeler ve stres ön plana çıkmışlardır. Yağ dokusundan salgılanan leptin hormonu hipotalamus için uyarıcıdır. Yağ dokusunda androjenik hormonlar östrojene dönüşebilirler. Fazla beslendiği için gelişmesi ileri olan obez çocukta yağ dokusunun bu hormonal aktiviteleri de eklenirse, obezitenin ergenlik zamanlamasında önemli bir etkiye sahip olabileceği açıktır. Ancak, dünyada obezitenin artuş hızı oranında ergenlik zamanlamasında değişiklik yoktur. Bu nedenle başka faktörlerin etkisi de olmalıdır.
Son yıllarda en çok üzerinde durulan faktörler endokrin bozucular denilen, hormonal dengeyi bozan doğal ya da sentetik kimyasal maddelerdir. Bisfenol A (BPA), fitalatlar, DDT, PCB, Dioxinler, fitoöstrojenler en çok üzerinde durulan endokrin bozuculardır. BPA plastik yapımında kullanılır. Biberonlarda, konserve kutusu iç yüzlerinde, gıda-süt kaplarında, su ısıtıcılarında bulunur. Yüksek ısı, asit ve baz ile temasta açığa çıkar. Hayvan deneylerinde dişilerde erken ergenlik bulguları, erkeklerde üreme sisteminde olumsuz etkileri saptanmıştır. Kanada, ABD’nin bazı eyaletlerinde kullanımı kısıtlanmış, etiketlere BPA içeriğini belirtme zorunluğu getirilmiştir. Avrupa Birliği 1 haziran 2011’de itibaren BPA içeren biberon satışını yasakladı, Türkiye’de de Sağlık Bakanlığı’nca bu konuda inceleme başlatıldığı basında yer aldı.
Fitalatlar plastik maddelerin esneklikliğini sağlamak için kullanılır. Oyuncaklar, kozmetikler, gıda ambalajları ve tıbbı malzemelerde bulunur. Östrojenik, antiandrojenik ve endokrin dışı bazı etkileri saptanmıştır. Avrupa Birliği ülkelerinde 2005 yılından itibaren oyuncaklara fitalat ve türevlerinin konulması yasaklanmıştır. DDT gelişmiş ülkelerde kullanımı yasaklanmış bir tarım ilacıdır. Metabolitleri östrojenik etkilidir. Doğada uzun süre kalır, gıda zincirlerinde birikir. PCB boya sanayisinde kullanılır, dioxinler başta PVC olmak üzere atıkların yakılmasında açığa çıkan endokrin bozuculardır.
Tarım ürünleri ve hayvan yetiştirilmesinde kullanılan hormonların gıdalardaki miktarı çok düşük olduğu için laboratuvarda tesbiti güçtür. Yağ dokusunda birikirler, obezler ve çok fazla tüketenlerde birikim yaparlar. Kontrolsüz kullanımı önlemek için Tarım Bakanlığının bağımsız denetim birimleri oluşturması gerekir. Fitoöstrojenler zayıf etkili bitkisel östrojenlerdir. Kısa sürede yoğun olarak alınırlarsa etkili telarş ve obeziteye neden olabilirler. Ergenlik zamanlamasına etkili olduğu düşünülmüyor. En yoğun fitoöstrojen içeren bitkiler soya unu ve sütüdür. Kronik stres (göçler, evlatlık verilme,huzursuz aile, kötü baba-kız ilişkisi, ruh hastası anne, düşük sosyoekonomik düzey ailelerde üvey baba vb.) kız çocuklarında menarşı erkene alabilmektedir. Görsel uyaranların ergenlik zamanlamasına direkt etkisi gösterilememiştir.



