TÜRKİYE'NİN MEDİKAL HABER PORTALI

ANADOLU GRUBU SAĞLIK ALANINDA ÜNİVERSİTE KURUYOR

Anadolu Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, “Sağlık alanında bir üniversite projemiz var. Bu konu üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyoruz” dedi…

Özilhan, Kocaeli’nin Çayırova ilçesinde faaliyet gösteren Anadolu Sağlık Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında hastane ve Anadolu Vakıfı’nın çalışmalarıyla ilgili bilgi verdi.

Hastanenin kar amacı gütmeyen bir proje olduğunu kaydeden Özilhan, “Hastane, vakfın bir kuruluşudur. Burada kar amacı güdülmüyor. Yeni yeni başa baş noktasına gelmiştir. Herhangi bir kar beklentimiz bulunmamaktadır” diye konuştu.

Yeni sağlık projelerinin devam ettiği ancak yeni bir hastane yatırım planlarının olmadığını vurgulayan Özilhan, “Sağlık alanında, yeni teknoloji konusunda yatırımlarımız sürecek. Sağlık alanında bir üniversite projemiz var. Bu konu üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Bu konuyla ilgili projelerin hazırlanma safhasındayız. Diğer yandan da bu konuda fon hazırlamayı sürdürüyoruz” dedi.

Halen sağlık alanında, Anadolu Sağlık Merkezi ve ona bağlı Suadiye Tıp Merkezi sahibi olan Anadolu Grubu’nun Johns Hopkins Medicine ile stratejik işbirliği bulunuyor.

YENİ YILA ÖZEL DİYET REÇETESİ

09 Kasım 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Cagatay Demir2011′in yaklaştığı şu günlerde herkes yeni yılın heyecanını yaşıyor. Siz de şimdiden yılbaşında giyeceğiniz kıyafet için vitrinlere göz ucuyla da olsa bakmaya başladıysanız, Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir’in yılbaşına hem sağlıklı girmeniz, hem de istediğiniz kıyafetle gecenin en güzel kadını olmanız için verdiği beslenme önerilerine kulak verin!

“Kilo alma veya verme, aldığınız kalori ve harcadığınız kalorinin dengesine bağlıdır. Kilo vermek için çoğu zaman sadece aldığınız kaloriyi azaltmanız yeterli olmaz. Aldığınız kaloriyi azaltmanın yanında harcadığınız kaloriyi de artırmalısınız. Harcadığınız kaloriyi artırmanın en etkili yolu metabolizmanızı harekete geçirmektir” diyen Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir, metabolizmanızı hızlandıracak ve aldığınız kaloriyi gözden geçirmenizi sağlayacak önerilerini şöyle sıralıyor:

Öğünlerinizi altıya bölmeye özen gösterin. En erken iki, en geç dört saatte bir yemek yemelisiniz. Bu saat aralığını takip ederek günde üç ana ve üç ara öğün yapmalısınız.

Hareketlenmeye başlayın. Haftada sadece üç gün 50dk tempolu yürüyerek metabolizmanız hızlanacağı gibi daha fit bir görünüme kavuşabilirsiniz.

Vücudunuzun fabrikası niteliğindeki kaslarınızı geliştirin. Haftada üç gün sadece 20dk ağırlık çalışarak kas dokunuzu artırabilirsiniz.

Günde en az yedi, en fazla sekiz saat uyuyun. Erken yatıp, erken kalkmaya çalışın.

Bu önerileri yaparak metabolizmanızı hızlandırabilir ve günlük harcadığınız enerjiyi artırabilirsiniz. Ancak maalesef bu da tek başına yetmez. Bunun yanında aldığınız kaloriyi de gözden geçirmeniz gerekiyor. Bu nedenle aşağıdaki önerilere göz atmak, sizin için yararlı olacaktır.

Kendinizi aç bırakmayın. Açlık artıkça kontrol etmesi güçleşir. Bu nedenle açlığınızın kontrolden çıkmasını önlemek için elinizin altında kuru kayısı bulundurun. Karnınız acıktıkça günde beş taneyi geçmemek kaydıyla kayısı yiyebilirsiniz.

Öğlen ve akşam yemeği arasındaki süreyi azaltmak için öğle yemeğinizi saat 13.00’den önce yememeye çalışın. Öğle yemeğinizde bir kâse çorba, salata ve yoğurt tüketmek faydalı olacaktır. Bu sizin için en hafif ve doyurucu menü seçeneğidir.

Akşam yemeklerinde kontrolden çıkıp fazla yememek için saat 16.00 civarında küçük yağsız bir tost veya süt ile 1-2 adet diyet bisküvi tüketebilirsiniz.

Akşam yemeklerinde salata ile birlikte yağsız protein kaynaklarına yer vermeye çalışın. Bunun için en iyi seçenek dolabınızda haşlanmış tavuk ve hazır ton balığı bulundurmaktır.

Akşam canınız bir şeyler atıştırmak isterse, kestane ve patlamış mısırla birlikte bitki çayları için. Kestane ve mısır konusunda aşırıya kaçmayın. Bir su bardağı patlamış mısır veya bir su badağı kestane yeterli bir ölçüdür.

ANNE ADAYLARI DOĞUM ÇANTANIZ HAZIR MI?

30 Mart 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

bebekBebeklerinden geliyor sinyalini alır almaz çoğu anne baba adayının eli ayağı birbirine karışır. Çoğu kişi evden hızla çıkarken doğum sırasında ve sonrasında işine yarayacak eşyaları yanına almayı unutur. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ebru Gözer, işte bu nedenle doğumdan en azından iki hafta önce ihtiyaç listesinin hazırlanıp, bir valizde toplanması gerektiğini söylüyor…

Aylardır beklediğiniz bebeğiniz gelmeye karar verdiği anda siz de hazır olmalısınız. Hastaneye giderken ‘O neredeydi, bu neredeydi’ diye koşturmak yerine yapmanız gereken çantanızı alıp çıkmak olmalı. Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ebru Gözer, anne adaylarının sürpriz doğumlara karşı hazırlıklı olması için doğumdan en azından iki hafta önce doğum anında ve sonrasında gerekecek eşyaların listesinin hazırlanıp bir valizde toplanmasını öneriyor.

Ebru GozlerDr. Ebru Gözer, anne adaylarının bu özel günü daha konforlu geçirebilmeleri ve bebeklerin çeşitli ihtiyaçları için doğum çantasında olması gerekenler hakkında şu bilgileri verdi:

Anne için,
* Emzirmede kolaylık sağlaması için önden düğmeli gecelik ya da pijama takımı
* Sabahlık
* Mevsime göre kalın ya da ince çorap
* Terlik
* İç çamaşırı
* Emzirme sütyeni
* Göğüs pedi
* Göğüs ucu kremi
* Kişisel bakım için gerekli malzemeler
* Hastaneden çıkarken giyeceğiniz kıyafet ve ayakkabılar
* Nüfus cüzdanı ve sağlık sigorta kartı

Bebek için;
* Zıbın ya da badi (Mevsime göre seçilmeli, mutlaka yıkanmış, markaları kesilmiş ve ütülenmiş olmalı. Yazın kolsuz, kışın uzun kollu iç badi olabilir)
* Uzun kollu tulum veya alt üst takım,
* Pamuklu çorap
* Eldiven
* Şapka
* Yelek ya da hırka
* Soğuk kış aları için salopet tulum
* Bebek battaniyesi
* Puset ya da portbebe
* Pişik önleyici krem, bebek yağı, ince pamuklu kumaştan yapılmış ağız silme bezleri, bebek bezi

Dr. Ebru Gözer, bebeğinin ilk dakikalarını sonsuz kılmak isteyen anne baba adaylarının, anı defteri, kamera veya fotoğraf makinesini de doğum çantasına koymayı unutmamalarını hatırlattı.

KİM KORKAR ALLERJİ MEVSİMİNDEN!

25 Mart 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Hisam AlahdabSoğuk kış günlerinin ardından güneşin ilk ışıkları kendisini gösterirken bahar aylarının havada uçuşan polenleri allerjik hastalıkları olan kişilerin kabusu oluyor. Polenlerden korunmak, özellikle bahar mevsiminde çok kolay değil. Ancak alınabilecek küçük önlemlerle yaratacağı etkiyi azaltmak mümkün. Anadolu Sağlık Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Hişam Alahdab, özellikle Nisan ve Mayıs aylarında alerjik rahatsızlıklardan korunmanın yolları hakkında bilgiler verdi…

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Hişam Alahdab, Nisan ve Mayıs aylarında ortaya çıkan çiçek tozlarının astım, bronşit, alerjik nezle, göz nezlesi, kaşıntı gibi rahatsızlıkların tekrarlamasına ve artmasına sebep olduğunu vurgulayarak alerjik rahatsızlıkları olan kişilerin alabilecekleri basit önlemlerle bu dönemi kolayca atlatabileceklerini söyledi.

Dr. Hişam Alahdab, “İlkbaharın gelmesiyle birlikte birçok çiçek bitki açar ve çiçek tozları atmosfere yayılmaya başlar, bu durum da alerjik rahatsızlıkları tetikler” diyerek; alerji tedavisinde temel kuralın alerji yaratan maddeden (allerjen) olabildiğince uzak durmak olduğunu dile getirdi. Polen alerjisinde alerji yaratan maddeden uzak durmanın kolay olmadığını ya da tam olarak gerçekleştirmenin zor oluğunu belirten Dr. Hişam Alahdab polenlerden korunmak için alınacak önlemleri şu şekilde sıraladı:

• Polenlerin en fazla uçuştuğu sabahları saat 05.00 ile 10.00 arası zorunlu değilseniz açık havaya çıkmayın
• Eğer çıkmanız gerekiyorsa ağzı ve burnu kapatan maskeler kullanın. Öğlen saatlerinde açık havada spor yapmayın
• Saçlar tozu tutar, bu nedenle her akşam saçlarınızı yıkayıp duş alın. Böylece üzerinizdeki tozlardan arınabilirsiniz
• Çocuklar sokaktan geldiği zaman üstlerini hemen değiştirmelerini sağlayın
• Arabada giderken camları açmayın, hava değişimi için klimadan yararlanın
• Tatil için deniz kenarını tercih edin
• Dışarıda gözlük ve şapka kullanın. Gözlükleri her gün akar suyun altında yıkayın
• Çim biçmekten kaçının ya da maske takıp yapın

Dr. Hişam Alahdab, Türkiye’de en önemli ve en çok görülen alerjik polenlerin çayır, çimen polenleri olduğunu dile getirerek, “Alerjik rinit hastalığının en yaygın polenlerini de bunlar oluşturur. Park ve bahçelerde, apartman bahçelerinde bulunan çimen polenlerine dikkat edilmesi gerekir. Diğer yandan baharda alerji yaratan sadece polenler de değildir. Bahar yağmurları ve ısınan havalar nedeniyle küf mantarları da yoğunlaşır. Küf de alerji nedenleri arasında önemli yer tutmaktadır” dedi.

Dr. Hişam Alahdab, allerjenlerin belirlenemediği ya da belirlenen allerjenlerden uzak durmanın mümkün olmadığı hallerde ortaya çıkan tabloya uygun ilaçların kullanılması ile de hastanın belirtilerinin azaltılıp rahat ettirmenin mümkün olacağını da sözlerine ekledi.

SAĞLIKSIZ GIDAYI BİR BAKIŞTA TANIYIN

19 Mart 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Cemal Aytac AkYediğimiz içtiğimiz gıdalar bizim fiziksel yapımıza tesir ettiği gibi, psikolojik yapımızı da etkiliyor. Bu nedenle sağlıklı yaşamak adına yiyeceklerimize dikkat etmek gerekiyor. Beslenme ve Diyet uzmanı Cemal Aytaç Ak, sağlıklı bir yaşam için her türlü gıda maddesi alırken son derece dikkatli olmak gerektiğini belirterek, sağlıksız, ya da bayat gıda maddelerini kolayca tanımanın yolları hakkında bilgi verdi…

Herkes marketlerde ve pazarlarda filelerini doldurduğu gıda maddelerini günlük ve sağlıklı olmasına dikkat eder. Ama bazen oldukça sağlıklı görülen gıdalar göründüğü kadar sağlıklı olmaya biliyor. Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Cemal Aytaç Ak, etten balığa, meyveden sebzeye her türlü gıda maddesinin sağlıklı olup olmadığını kolayca anlamanın yolları hakkında bilgi verdi.

Meyve ve sebze alırken mevsim meyvelerinin tercih edilmesi gerektiğini belirten Cemal Aytaç Ak, kenarları düzgün, şekilleri standart ve birbirine benzeyen meyve sebzelerin yerine, bozuk şekilli, büyüklü küçüklü ürünlerin tercih edilmesi gerektiğini söyledi.

Sebze ve meyvelerin hormonlu olup olmadığını anlamanın en basit yolunun ürünlerden alınan tat olduğunu belirten Cemal Aytaç Ak şu bilgileri verdi:

“Besinlerin hormonlu olup olmadığını anlamak aslında oldukça kolaydır. Örneğin domatesin içi fazlaca boşsa, hormonlu olduğundan şüphelenebilirsiniz. Ayrıca hormonlu domatesler dik kesildiğinde ortasında beyaz ve sert bir tabaka görülür. Diğer yandan hormonlu biberler aşırı büyük ve etli bir görünüme sahiptir, çekirdekleri boş, etli kısımda domatesteki gibi beyaz ve sert bir doku hakimdir. Hormonlu patlıcanın şekli bozuktur, yan yana yapışıktır ve etli kısmı sünger gibi koftur. Aynı şekilde hormonlu patatesler şekilsiz ve yumruları birbirine yapışıktır ve içinde kararmalar vardır. Hormonun en çok kullanıldığı diğer bir meyve ise çilektir. Hormonlu çilekler aşırı büyük, çift yapışık, içleri boş ve şekilleri birbirine benzer.”

Cemal Aytaç Ak ayrıca, hormonlu besinlerin uykusuzluk, yorgunluk, baş ağrısı, egzama, hafıza kaybı, konsantrasyon eksikliği, depresyon, bağışıklık sisteminde zayıflık, otoimnun hastalıklar, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları ve kansere sebep olabileceğini de sözlerine ekledi.

Ambalajlı gıdaların son kullanım tarihlerine dikkat edin.

Ambalajlı gıda mamullerinin sağlıklı olup olmadığını öğrenmenin en iyi yolu içeriğine ve son kullanma tarihine bakmak, açıkta satılıyorsa özelliklerine dikkat etmek. Özellikle ambalajlı etleri alırken etiket bilgilerinin incelenmesi gerektiğini dile getiren Cemal Aytaç Ak “Etin ismi, miktarı, üretici ve paketleyici firmanın adı, seri numarası, üretim, izin tarihi, ürünü koruma koşullarına dikkat edilmeli. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın izni ile üretildiğine dair ibaresi olan ve en önemlisi son kullanma tarihi olan ürünler tercih edilmeli. Ambalajı delinmiş etlerin kesinlikle alınmaması gerekir. Eğer açık et alınıyorsa rengi mutlaka kontrol edilmeli ve et mutlaka koklanmalı. Bozuk et kokusu oldukça keskin olduğundan ürünün bozuk olup olmadığı anlaşılabilir” diye konuştu.

Bayat balığı da anlamanın oldukça kolay olduğunu vurgulayan Cemal aytaç Ak, taze balığın solungaçlarının kırmızı, gözlerinin parlak ve pullarının yapışık olduğunu, bayat balığının etinin ise oldukça yumuşak olduğunu sözlerine ekledi.

“DİYABETİ KONTROL ALTINDA TUTUN, BÖBREKLERİNİZİ KORUYUN”

11 Mart 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Cem SungurDünyada her on erişkinden birinde değişik nedenlere bağlı olarak böbrek hasarı görülüyor. Her yıl milyonlarca insan kronik böbrek hastalığı nedeniyle yaşamını beklenenden çok daha erken bir zamanda kaybediyor. Günümüzde kronik böbrek yetmezliğinin en sık rastlanan nedenlerinin diyabet ve hipertansiyon olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Cem Sungur, her yıl kutlanan 11 Mart ‘Dünya Böbrek Günü’nün bu yılki ana konusunun diyabet olduğunu dile getiriyor…

Kronik böbrek hastalığı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, önemli halk sağlığı konularından biri. Hastalığının erken dönemlerinde, hastaların hiçbir yakınması olmuyor. Ancak basit idrar ve kan testleri kullanılarak hastalık erken evrelerinde teşhis edilebiliyor ve ilerlemesi geciktirilebiliyor. Fakat farkındalığın ve erken tanının düşük olması birçok olguda buna olanak vermiyor.
Türkiye’de 60 bine yakın diyaliz hastası olduğunu belirten Prof.Dr. Cem Sungur, günümüzde kronik böbrek yetmezliğinin en sık rastlanan nedenlerinin diyabet ve hipertansiyon olduğunu söyledi.

Gelişmiş ülkelerde her iki diyaliz hastasından birinin böbrek hastalığının diyabete bağlı olarak geliştiğini kaydeden Prof.Dr. Sungur, şu bilgileri verdi:

“Son beş yılda yapılan tüm toplum sağlığı araştırmaları, kronik böbrek hastalığının görülme sıklığında büyük bir artış olduğunu gösteriyor. Bunun iki önemli nedeni var. Birisi neredeyse salgın hastalıklar hızıyla yaygınlaşan diyabet, diğeri ise toplumların yaşlanması. Eğer diyabete bağlı böbrek yetmezliği gelişimi bu hızda devam edecek olursa, 2030 yılına gelindiğinde ülkeler sağlığa ayırdıkları bütçelerinin yüzde 40′ını diyaliz hastaları için harcamak zorunda kalacaklar.”
Türkiye’de kronik böbrek hastalığının en fazla Marmara Bölgesi’nde görüldüğü de kaydeden Prof.Dr. Sungur, dünya istatistiklerinden farklı olarak Türkiye de hastalığın kadınlarda daha çok görüldüğünü belirtti.

Tarama testi ile tanı konabilir

Kronik böbrek hastalığının erken dönemlerinde, hastaların hiçbir yakınması olmuyor. Hekim muayeneleri sırasında da bir bulgu saptanmıyor. Ancak yapılacak tarama testleri henüz başlangıç aşamasında saptamanın mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Sungur, ‘Testlerden birisi kan örneklerinde yapılan “serum kreatinin” testi. İkincisi ise idrar örneğinde yapılan “mikroalbumin/kreatinin” oranı. Bütün gelişmiş sağlık kuruluşlarında kolaylıkla yapılan bu testleri herkesin yaptırması gerekmiyor. Böbrek yetmezliği açısından yüksek risk altında olan kişilerde bu iki testin yapılması çok önemli ve önceliklidir. Öte yandan diyabeti ve hipertansiyonu olan bireyler ve birinci derece yakınlarında diyabet, hipertansiyon veya böbrek hastalığı olan bireylerin bu iki testi yaptırarak böbrek hasarı açısından taranması gerekiyor” diye konuştu.

Dünya Böbrek Günün’de konuyla ilgili bazı veriler:

1-Böbrekleri kalıcı olarak bozan hastalıklar sonucu gelişen Kronik Böbrek Yetersizliği (KBY) görülme sıklığı dünya genelinde ve ülkemizde epidemiyoloji boyutunda artıyor.

2-KBY’nin en iyi ve en ucuz tedavisi olan böbrek nakli, yeterli sayıda uygun verici bulunmaması nedeniyle ihtiyacı olan hastaların ancak yüzde 13′e yakın çok küçük bir azınlığına yapılabilmektedir.

3-Son dönem KBY’li hastaların yüzde 87′lik çoğunluğu ise çok pahalı bir tedavi olan diyaliz tedavisi ile yaşatılmak zorunda olan diyaliz tedavisi ile yaşatılmak zorunda kalınmaktadır.

4-Ülkemizde 900′ü aşkın faal Diyaliz Merkezlerinde Diyaliz ihtiyacı olan herkese diyaliz hizmeti verilebilmektedir. Ancak, diyaliz tedavisindeki hastaların devlet bütçesine maliyeti de bugünkü hasta sayıları ile yaklaşık bir buçuk milyar doları bulmaktadır.

5-KBY görülme sıklığındaki yıllık %12 mertebesindeki artış nedeniyle diyalizdeki hasta sayısı da önümüzdeki 6 yıl içinde 110.bin’e yaklaşacak ve bütçe yükü de 2,5-3 milyar doları bulacaktır.

6-KBY’i sıklığındaki bu artış doğrudan doğruya gelişen toplumlardaki ve ülkemizdeki başıboş, kontrolsüz kalmış şeker hastalığı ve hipertansiyondaki artış ile ilgilidir. Nitekim son yıllarda diyalize girmekte olan hastaların yüzde 32.5′u diyabet hastasıdır, yüzde 27′si ise hipertansiyonludur.

7-Oysa diyabet ve hipertansiyon erken yakalanır ve iyi tedavi edilirse bunların böbrekleri bozması da mümkün olmayacaktır. Yani, diyaliz ihtiyacı olan KBY’li hasta sayısı kendiliğinden yüzde 50′ye varan oranlarda azalacaktır.

8-Aynı şekilde KBY’ye neden olan başka birçok böbrek hastalığı da bugün erken yakalanırsa, tamamen iyileştirilmekte ya da ilerlemeleri yavaşlatıp durdurulabilmektedir.

LODOS MİGRENİ TETİKLİYOR

10 Mart 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Oguzhan OnultanDaha çok kış aylarında esen ve birçok kişide halsizlik, bitkinlik yarattığına inanılan lodos, en çok migren hastalarını etkiliyor. Lodos rüzgarlarının getirdiği rutubetli hava ağrıların ortaya çıkmasına neden oluyor. Migren nöbetlerinde hastanın tanıyı kendi kendine koyup tedavi etmeye çalışması yerine bir nöroloji uzmanına başvurması gerekiyor…

Migren işteki performanstan, eşler arasındaki ilişkiye kadar hastaların tüm yaşamını etkileyebilen çok ciddi bir hastalık. Migren ataklarını tetikleyen faktörlerin başında uykusuzluk, açlık ve stres geliyor. Atakların başlama nedeni ise kişiden kişiye değişiyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar sıkça gündeme gelen tetikleyici faktörlerin yanı sıra hava değişiklerinin de hastalar üzerinde etkili olduğunu ortaya çıkarıyor. Lodos bu faktörlerin başında geliyor.

Mevsim değişiklikleriyle birlikte hastaların şikayetlerinin arttığını söyleyen Dr. Oğuzhan Onultan, yapılan araştırmalar sonucunda özellikle biyoritmi bozan lodosun migren ataklarını tetiklediğini vurguluyor.

Lodoslu havaların migrenli hastaların kabusu haline geldiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Oğuzhan Onultan şu bilgileri veriyor:

“Lodos, vücuttaki elektronik dengeyi bozuyor. Hava değişimine adapte olamayan vücutta baş ağrısı ve halsizlik oluşuyor. Bu gibi durumlarda hastalar mümkünse hava şartlarından etkilenmeyecek şekilde tedbir almalı. Etkilenmesi halinde ise, eğer ağrı başlamışsa, tanısı kendi kendine koyup tedavi uygulamak yerine tıbbi tedavi yolu seçilmeli, bir hekimden destek alınmalıdır. Migren hastalarının yaklaşık yüzde 90′ı hastalık nedeniyle yaşam kalitesinin azaldığından yakınıyor. Ancak birçoğu doktora gitmediği için tedavi yollarından haberdar değil.”

Çikolata da migreni tetikliyor

Migreni hava değişiklikleri dışında başka faktörlerin de tetikleyebileceğini belirten Dr. Onultan bu faktörleri şöyle sıralıyor:

“Migren atakları iç ve dış birçok faktörden etkilenebilir. Stres, yorgunluk, uyku süresindeki değişiklikler, çikolata, bazı peynirler, kırmızı şarap, turunçgiller, monosodyum glutamat, aspartat ve nitrat içeren yiyecekler bunlar arasında sayılabilir.”

ORTOPEDİNİN EN ZORLU AMELİYATLARINDAN BİRİSİ TÜRKİYE’DE BAŞARIYLA UYGULANDI

Yorumlar Kapalı

Dr Kaan ErlerBulgar Vanya Ençeva omzundaki tümörden kurtulmak için ülkesinde yedi kez ameliyat oldu. Ancak hastalıktan kurtulamayan Ençava en sonunda eşinin bir arkadaşının tavsiyesiyle Türkiye’ye geldi. Burada Anadolu Sağlık Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof.Dr. Kaan Erler tarafından ortopedinin en önemli ve zorlu ameliyatlarından biri olan “Tikhoff-Lindberg” yöntemi başarıyla uygulandı. Ençeva’ya yapılan operasyonla omuz üst kısmı, kürek ve köprücük kemikleri bir bütün olarak çıkarıldı, damar ve sinirlere zarar vermeden yerine protez takıldı…

Bulgaristan’ın Haskova şehrinde yaşayan 49 yaşındaki bankacı Vanya Ençeva’nın tüm hayatını etkileyen hastalığı altı yıl önce diz bölgesindeki geçmeyen şiddetli ağrılar ile başladı. Ağrılar üzerine ülkesinde hekime giden Ençava’ya yapılan incelemeler sonuçunda bir tür kemik tümörü olan çok yerleşimli ‘osteochondroma’ tanısı kondu.

Tanı konduktan sonra hayatının tümüyle değiştiğini söyleyen Ençeva “İlk olarak diz kapağımın arka kısmından bir ameliyat oldum. Ancak hastalık bu kez koltuk altı bölgemde çıktı ve tümörün kanserleştiği (kondrosarkoma)  söylendi. Yine ameliyat olmak zorundaydım ama ameliyatlar benim için çare olmuyor ve hastalık yeniden nüksediyordu. Bugüne kadar Bulgaristan’da koltuk altı bölgemden beş kez ameliyat oldum.  Son olarak göğsümün sol tarafında ve kalbime yakın omuz bölgemi tamamen kapladığını öğrenince tedavimle ilgili başka arayışlara girdim” diye konuşuyor.

Eşinin bir arkadaşı aracılığıyla Anadolu Sağlık Merkezi’yle tanışan Ençeva Bulgaristan’da yapılan tahlil ve inceleme sonuçlarını Türkiye’ye gönderdi. Hekimlerin yaptığı inceleme sonrasında doktorların, kendisini görmek istediklerini ve bu nedenle İstanbul’a geldiğini belirten Ençeva sonrasını şöyle anlatıyor “Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof.Dr. Kaan Erler’in muayeneden ve radyolojik incelemelerden sonra tümörün bu kez çok hassas bölgede olduğunu ve  dünyada çok az merkezde uygulanan bir ameliyatla alınabilmesinin mümkün olduğunu söyledi. Bu iyi haberdi. Benim endişe etmemin nedeni ise ameliyatın taşıdığı risk idi. Çünkü kolumu kaybetme riskim olduğu kadar hayatımı da kaybedebilirdim. Başta ameliyattan çok korktum ama doktorumun verdiği güven sayesinde sekizinci ameliyatı olmaya karar verdim. Ameliyattan önce bir gün boyunca beni operasyona hazırladılar. Ancak ameliyattan kısa bir süre sonra kolumu rahatlıkla haraket ettirebilirdim.”

Kaan Erler<strong>Sekiz saat süren başarılı bir ameliyat</strong>

Hastaya çok yerleşimli kalıtımsal kemik çıkıntısı olarak ifade edilebilecek “Multiple Herediter  Egzositosis” (MHE)  tanısı konulduğunu söyleyen Prof.Dr. Kaan Erler ise, hastalık ve uygulanan tedaviyle ilgili şunları anlattı;

“Bu hastalık oldukça nadir görülebilen bir sorundur ve Vanya Ençeva’da olduğu gibi yüzde 10 civarında kanserleşme gösterir. Bu aşamada müdahale edilmezse hastalık, uzuv kayıplarının yanı sıra hastanın hayatına da mal olabilir.  Ençeva’da da kanserli doku tüm omuz bölgesine ve çevre damarlara kadar yayıldığından yaşamı tehdit eden bir noktaya gelmişti.  Bu vakaya ortopedinin en önemli ve zorlu ameliyatlarından biri olan “Tikhoff-Lindberg” yöntemini uyguladık ve  başarılı olduk.Yapılan ameliyatla hastanın omuz üst kısmı, kürek ve köprücük kemikleri bir bütün olarak, çevre damar ve sinir yapıları korunarak çıkarıldı ve bölgeye protez uygulandı. Yaklaşık sekiz saat süren bu ameliyatta, tümörün bulunduğu bölgeden damar ve sinirlere zarar vermeden çıkarılması hayati önem taşıyordu. Bu işleme ‘Uzuv Koruyucu Cerrahi’ diyoruz. Yapılabilecek küçük bir hatada hastanın kolu kaybedilebilir, hatta hayatına mal olabilirdi.”

KÜÇÜCÜK BİR DELİKTEN BÜYÜK BİR AMELİYAT

03 Mart 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Fatih GucerSağlık teknolojisindeki gelişmeler cerrahi tekniklerinde de büyük kolaylık sağladı. Başlangıçta basit ameliyatlarda uygulanabilen laparoskopi (hastanın karından küçük delikler açılarak ameliyat edilmesi) günümüzde rahim kanseri ve rahim ağzı kanseri gibi zor ameliyatlarda da başarıyla kullanılabiliyor…

Laparoskopi yöntemiyle, 1 cm’lik bir delikten 5-6 cm’lik bir kisti çıkarmanın mümkün olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç.Dr. Fatih Güçer şu bilgileri veriyor:

“Hastalar, küçücük bir delikten büyük bir kisti nasıl çıkartabildiğimizi merak ediyor. Kisti, karın duvarından içeri yolladığımız “endobag” isimli bir torba yardımıyla çıkartıyoruz. Özel bir kilitlenme sistemi olan bu torba, içerisine kist konulduktan sonra kilitleniyor. Biz de, torbanın içinde hapsolan kistin içine ufak bir enjektör sokuyoruz. Enjektör aracılığıyla kistin içindeki sıvıyı aldığımız zaman, o kist büzüşüyor, çapı da doğal olarak küçülüyor ve 1-2 cm.’ye iniyor. Böylece kisti rahatlıkla çıkartabiliyoruz.”

Kadın hastalıkları uzmanlarının bir avantajının da vajen olduğunu dile getiren Doç.Dr. Fatih Güçer rahimin alınması ameliyatında doğal bir boşluk olan vajenden yararlandıklarını söylüyor.

Hekimin deneyimli olması çok önemli

Laparoskopik ameliyatta sürenin, cerrahın tecrübesine bağlı olduğunu anlatan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç.Dr. Fatih Güçer, bu konuda şunları söylüyor:

“Teknik olarak zorlayan bazı vakalar olabilmekte ama ortalama ameliyat süresi olarak bakıldığında laparoskopik ameliyatların açık ameliyatlardan daha uzun olduğunu söyleyebiliriz. Bu, dünyanın her yerinde böyle. Bir de tabii cerrahın tecrübesi arttıkça, ameliyat süresi de azalmakta. Laparoskopik rahim alma ameliyatının ortalama süresi açık ameliyattan 15 dakika kadar daha uzun olabiliyor.”

Ameliyat sonrası ağrı minimuma iniyor

Doç.Dr. Güçer, laparoskopik cerrahi yönteminin birçok avantajının olduğunu belirterek artık birçok hastaya laparoskopik cerrahi önerdiklerini söylüyor. Yöntemin her hastaya uygulanabileceğini de dile getiren Doç.Dr. Güçer şunları söylüyor:
“Bu cerrahın tecrübesine, kendine ve ekibine güveniyle ilgili. Biz birçok hastaya laparoskopik cerrahi önermekteyiz. Çünkü bu yöntemle ameliyat sonrası duyulan ağrı minimuma iniyor. Hasta, ameliyattan kısa bir süre sonra hareket edilebiliyor. Hastanede kalış süresi, dolayısıyla da işe başlama ve normal hayata dönüş süresi kısalıyor, estetik olarak da iyi sonuçlar elde ediliyor.”

ADETİM GECİKTİ YOKSA HAMİLE MİYİM?

23 Şubat 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Ebru Fusun IsikKadınlarda çeşitli nedenlere bağlı alarak adet gecikmesi yaşanabiliyor. Uzmanlar yılda bir iki kez adet gecikmesinin normal karşılanabileceğini, ancak düzensizliğin iki üç ay devam etmesi durumunda hekime başvurulması gerektiğini belirtiyor. Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Ebru Füsun Işık, adet gecikmesinin ne zaman ciddiye alınması gerektiğini anlattı…

Normal adet döngüsü (siklüs) bir kadında 21-35 gün arasında değişmektedir. Bir adet siklüsünün 35 günden uzun sürmesi durumunda adet gecikmesinden bahsediliyor. Ancak çok sık karşılaşılan bir durum olan adetlerin birkaç gün gecikmesinin bir sorun olarak algılanmaması gerekiyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Ebru Füsun Işık, yılda bir iki kez adet gecikmesi olabileceğini beliterek, adet düzensizliğinin iki üç ay devam etmesi durumunda hekime başvurulması gerektiğine dikkat çekti.

Adet gecikmesinin bir çok nedeni olabilir. Hormonal faktörler, üreme organları ile ilgili hastalıklar, stres gibi yaşam koşulları, ağır egzersiz veya aşırı kilo alıp verme adet gecikmesine neden olabilir. Op.Dr. Işık, adet gecikmesinin nedenleri arasında en sık görülenin yumurtanın geliştiği folikülün çatlamaması olduğu söyleyerek şu bilgileri verdi:

“Aslında kadınların birçoğu yılda bir siklüs yumurtanın çatlamaması gibi sorunlar yaşayabilirler. Fizyolojik olan bu durum pek çok kez birkaç günlük adet gecikmesine yol açtığı için kadınlar tarafından fark edilmez. Adet gecikmesinde ilk olarak akla gelmesi gereken şey ise gebeliktir. Adet gecikmesi fizyolojik olan bu durumlar dışında yumurtalıklarda gelişebilecek endometriozis kistleri, yumurtalıkların iyi ve kötü huylu tümörleri gibi patolojik kistik oluşumlarda da görülebilir. Bazı hormonal denge bozukluklarında da ilk belirti adet gecikmesi şeklinde olabilir. Bu grup hastalıklar çok çeşitlidir ve karmaşık bir yapı içerisinde olabilirler. Bunlar içerisinde en sık rastlananları ise polikistik over sendromu, tiroid bezi fonksiyon bozuklukları ve süt hormonu olarak bilinen prolaktin hormonu salgı bozukluklarıdır. Bu hormon bozuklukları arasında adet düzensizliklerine en sık yol açan durumu ise polikistik over sendromu oluşturuyor.”

Tanı ve tedavi önemli

Adet düzensizlerinde tanı, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından muayene ve ultrasonografi yöntemi ile konuyor. Ayrıntılı olarak yapılacak olan hormon profili analizi de tanının en önemli parçasını oluşturuyor. Bazı hormon metabolizması bozukluklarında hekim ilave birtakım tahlillere ve testlere başvurabiliyor. Hatta röntgen filmi ve bilgisayar tomografi de tanı için gerekebiliyor.

Op.Dr. Işık, tedavi yöntemleri ve tedavi edilmemesi durumunda ortaya çıkabilecek riskler konusunda da şunları söyledi:

“Tedavi şekli, bulunan patolojiye göre değişir. Tiroid hormonu yetersizliğine bağlı durumlarda tiroid hormonu verilir. Prolaktin hormonunun yüksek düzeyde salgılandığı durumlarda, salgılamayı kesici ilaçlar verilir. Polikistik over sendromunda ise sadece kilo vermeyle bile adetler düzene girebilir. Ayrıca progesteron hormonu veya doğum kontrol haplarıyla da tedavi mümkün olabiliyor. Sürekli östrojen hormonu etkisi altında kalan rahim içini döşeyen endometrium tabakası her ay düzenli dökülüp adet kanaması şeklinde atılmadığı için sürekli kalınlaşır. Uzun yıllar içersinde bu durum rahim kanseri oluşumu riskini artırır. Ayrıca adet gecikmeleri tedavi edilmezse gebelik oluşumu gecikir veya gerçekleşmez. Adet gecikmesine neden olan yumurtalıkta kistik bir durum söz konusu ise tedavisi gecikmiş olur.”

Sonraki Sayfa »