İFTARDA ASİTLİ İÇECEK TÜKETİRKEN DİKKATLİ OLUN
10 Ağustos 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Buz gibi bir kola ya da gazoz sıcak iftar akşamlarında sofraların vazgeçilmezlerindedir. Serinlemek ya da susuzluğu gidermek için tüketilen bu içecekler, aslında vücutta su kaybına neden olan en önemli etkenlerden biridir. Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Duygu İbrişim, Ramazan’da asitli içeceklerin neden olabileceği zararlar hakkında bilgi verdi…
Vücudunuz susuz kalmasın
Serinlemek amacıyla için bu tür gazlı ve asitli içecekler sanıldığının aksine içerdikleri yüksek tuz-şeker ve katkı maddeleri ile vücudun yeterli suyu alamamasına aksine susuz kalmasına neden olmaktadır
Mide ve bağırsak problemlerine dikkat!
Ramazan’da uzun saatler aç ve susuz kalınmaktadır. İftarda birden yenen yemeğe asitli içecekler de eklendiğinde hastalık için davetiye çıkarılmış olur. Asitli ve gazlı özellikte olmaları sebebiyle sağlıklı kişilerde bile mide ve bağırsak problemlerine neden olabilir. Bunun yanı sıra; özellikle gastrit, reflü, ülser ve kronik bağırsak hastalarında ise altta yatan hastalığın alevlenmesini tetikleyebilirler.
Ülser kapınızı çalmasın
Midede yanma, ekşime, karın ağrısı, karında şişkinlik, gaz, bağırsak hareketlerinde artma veya azalma en sık görülen etkilerdir. Sindirim sisteminin iç yüzeyini döşeyen ve mukoza olarak isimlendirdiğimiz örtücü tabakada tahriş ve yaralar (ülser) oluşturabilirler.
Özellikle geçmişte veya aktif sindirim sistemi hastalığı olanlarda, kan sulandırıcı ve sindirim sistemi için irrite edici ilaçları kullananlarda ve yoğun alkol alan kişilerde olumsuz etkileri daha belirgin olur. Bu etkiler mide-bağırsak kanamaları gibi ciddi tablolar şeklinde olabilir.
Asitli içecek tüketimi kilo alımına neden olabilir
Yüksek şeker içerikleri nedeniyle önemli bir kalori kaynağı olan bu içecekler insülin direnci ve obeziteyi kolaylaştırır. Daha çocukluk çağında bu alışkanlığın başlaması genellikle ileriki dönemde artarak devam ederek, obezite ve buna bağlı diyabet, kalp-damar ve karaciğer hastalıklarına erkenden davetiye çıkarılması demektir. Asitli ve gazlı içeceklerin içerdikleri katkı maddeleri sebebiyle uzun süreli ve sık tüketildiğinde toksik ve kanserojen etkiler oluşturabilirler.
Unutulmamalıdır ki; en iyi içecek “Su”dur
Serinleme ve susuzluğu gidermek için tercih edilmesi gereken en sağlıklı içecek sudur. Yaz döneminde günde en az 2 litre su tüketilmesine özen gösterilmelidir. Sıvı açığının yerine konması ve böbrekler tarafından toksik maddelerin uzaklaştırılması ancak bu şekilde olabilir. Taze sebze ve meyveler içerdikleri vitamin ve mineralden zengin özsuları ile rahatlatıcı, antioksidan özellikte ve susuzluğu gidermede yararlıdır. Doğal lif ve posaları bağırsakların daha düzenli çalışmasını ve kan şekerinin daha sağlıklı seyretmesini kolaylaştırırlar.
NEDEN YAZ AYLARINDAKİ CANLILIĞIMIZ, ENERJİMİZ KIŞ AYLARINDA TÜKENİR?
24 Şubat 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Mevsimlere bağlı duygu durumunda dalgalanmalar sık olarak karşılaşılan bir durumdur. Yazın güneş ışınlarının bedenimize etkisi, hava sıcaklığının daha yüksek olması bizi daha enerjik kılmaktayken, kış aylarına gelindiğinde güneş ışınlarına daha az maruz kalmak ve ısı değişimi canlılğımızda ve enerji düzeyimizde düşmeye neden olmaktadır. Hormonal düzeylerdeki değişim de kış aylarında enerjimizin azalmasına yol açar. Beyinde etkisi olan seratonin adlı hormonun kış aylarında daha az salgılandığı, bu yüzden daha depresif duygu durumu içinde olunduğu saptanmıştır. Yine beyinden salgılanan bir başka hormonun, Melatonin, salgılanması ışık düzeyleri ile kontrol edilir, düzeylerinde değişiklik olmaktadır…
Enerjimiz ve Kış Depresyonu hakkında, Amerikan Hastanesi, Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölümünden Dr. Sinan Tanyolaç bilgi veriyor.
Kış depresyonu (winter depression) veya kış melankolizm (winter blues) denilen bu durum, normal mental sağlığı olan kişilerde kış aylarına gelindiğinde depresyonla ilgili semptomların daha fazla hissedilmesi olarak tanımlanmaktadır. Görülme sıklığı ekvatordan uzaklaştıkca artmakta, kutuplara doğru gidildikçe %10 düzeylerinde olmaktadır.
Beynimizden salgılanan endorfin hormonu düzeyleri ile mutsuzluk ve bezginlik hissi arasında bir korelasyon vardır. Bazı gıda maddelerinin endorfin salınımını arttırdığı gözlemlenmiştir. Portakal, mandalina gibi narenciye ürünleri zengin C vitamini kaynağı olması ve endorfin hormonunu artırması nedeniyle diyette olması gerekmektedir.
Öncelikle almamız gereken günlük kalori miktarını bilmemiz gerekmektedir. Ortalama 70kg olan bir kimsede aktivite durumuna göre 1800-2200 kalori ihtiyacı olmaktadır. Kompleks karbonhidratlar tüketilmelidir. Yulaf, kepek ekmeği, kepekli pirinç gibi karbonhidratlar, basit şeker içeren gıdalara tercih edilmelidir. Yer elması, tatlı patates, kereviz hem yüksek miktarda lif içermesi hem de A ve C vitamini yönünden zengin olması nedeniyle tüketilmelidir.
Çikolata ise vücudumuzda oksitlenmeyi önleyici flavanollerden zengin bir besin maddesidir. Epicatechin denilen çikolatanın özünde bulunan madde, damarların genişlemesinde önemli bir rol oynamakta, aynı zamanda endorfin hormonunu uyararak mutlu olmayı sağlamaktadır. Özellikle kakao miktarı %70’in üzerindeki bitter çikolatalar tercih edilmelidir.
Stresten uzak durun!…
Stresten uzak durmaya çalışmak daha canlı olmamızı sağlayacaktır. Meditasyon, yoga gibi yöntemler iç dünyamızda rahatlamaya yardımcı olabildikleri gibi daha canlı ve enerjik olmamızı sağlayan yöntemlerden birkaçıdır.
Düzenli egzersiz yapın
Düzenli egzersiz yapmanın beyinde endorfin hormonu düzeylerini arttırdığı bilinmektedir. Haftada 3 kez, yaşımıza göre maksimum kalp hızımızın %80’i düzeyinde yapılan 45-60 dakikalık spor kendimizi daha enerjik hissetmemizi sağlamaktadır. Haftada 3 defadan fazla yapılan ağır aktiviteli (aletli jimnastik, kross koşuları vb.) yeterli ve dengeli beslenilmediği takdirde yorgun hissetmemize neden olabilir.
Koruyucu hekimlerin önerilerini uygulayın
Öncelikle koruyucu hekimlik önerilerini uygulamamız gerekmektedir. Kış aylarında hepimizin en az bir kere geçirdiği gribal infeksiyona yakalanmamak için, hijyen kurallarına uyulmalıdır. Ellerin sık yıkanması, hasta kimseler ile yakın temas kurulmaması, çatal, bıçak, havlu gibi infeksiyonun sık geçebileceği eşyalara dikkat edilmesi gerekmektedir. C vitamini ve çinko içeren gıdaların alınması bağışıklık sistemimizin güçlenmesine ve kış aylarında gribal infeksiyondan korunmamıza yardımcı olacaktır.
Düzenli yaşayın
En önemli tüyo ‘düzenli yaşamak’. Yaşa göre olması gereken uyku miktarının dışına çıkmamak ilk başta söylemem gereken önerimdir. Sabah kalktığımızda mutlaka kahvaltı için zaman ayırıp, az ya da çok birşeyler yemeliyiz. Yapılacak bir sabah kahvaltısı güne daha enerjik başlamamıza neden olacaktır. Gün içinde yapılan ara öğünler de yorgunluk hissetmemizi engelliyecektir. Akşam yemekleri saat 8’den önce yenilmelidir. Geç saatte alınan yüksek kalorili gıdaların vicutta metabolize edilmesi gece yarısından sonraya kaldığı için vücut tam olarak dinlenemez ve sabah yorgunluk hissi ile güne başlanır. Bir başka tavsiyem de akşam saat 7’den sonra kafein alınmamasıdır.
ÇOĞU KİŞİ DİYABETİ OLDUĞUNUN FARKINDA DEĞİL
22 Kasım 2010 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Ciddi bir metabolizma bozukluğu olan diyabet hastalığı Türkiye’de yaklaşık 5 milyon kişide var ancak bu kişilerin 1,5 milyonu diyabet hastası olduğunun farkında değil. Amerikan Hastanesi Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü Dr. Tahir Haytoğlu diyabetin tanısını erken koymanın ve tedavisine erken başlamanın daha sonra gelişecek sağlık problemlerini önleyebileceğini söylüyor…
Diyabet, müdahale edilmediği takdirde vücudun hemen hemen bütün organlarını etkileyebilmektedir. Kontrol altında tutulamayan diyabet; körlüğe, kalp ve damar hastalıklarına, inmeye (felç), böbrek yetmezliğine ve sinir sisteminde tahribata yol açmaktadır. Gebelik sürecinde kontrol altına alınamayan diyabet ise doğumsal bozuklukların görülme riskini artırmaktadır.
Diyabeti düşündürecek olan başlıca şikâyetler:
• Tuvalete sık çıkma
• Ağız kuruluğu
• Hızlı kilo kaybetme
• Halsizlik ve çabuk yorulma
Diyabet için risk faktörleri:
• 45 yaşının üstünde olmak
• Fazla kilolu olmak
• Diyabeti olan yakın bir aile ferdinin olması (anne, baba veya kardeşler gibi)
• Daha önceki hamilelik esnasında diyabet gelişmiş olması
Diyabet türleri:
Tip 1 Diyabet
Bu tipte diyabeti olan kişiler, her gün insülin almak zorundadır. Bu tip diyabet eskiden “Juvenil Diyabet” veya “İnsüline Bağımlı Diabetes Mellitus” olarak adlandırılırdı.
Tip 2 Diyabet
Bu tip diyabet, sık aralıklarla besin alımı ve düzenli egzersizler ile kontrol altına alınabilmektedir. Bazı kişilerin, aynı zamanda, diyabet hapları veya insülin kullanmaları gerekebilir. Bu tip diyabet eskiden “Erişkin Çağı Diyabeti” veya “İnsüline Bağımlı Olmayan Diabetes Mellitus” olarak adlandırılırdı.
Gestasyonel Diyabet
Gebelikte ortaya çıkan diyabet türüdür.
DİYABET TEDAVİSİ
“Amaç; organ hasarlarının önlenmesi”
Diyabet tedavisinde amaç; hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlamanın ötesinde, diyabet nedeniyle gelişebilen kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, göz problemleri, sinir hasarı ve iyileşmeyen yaralar gibi komplikasyonların önlenmesidir.
Diyabet tedavisi, bir takım işidir. Merkezde hasta olmak üzere bu takımda; hastaya yardımcı olacak diyabet uzmanı endokrinolog, diyabet hemşiresi ve diyetisyen olmalıdır. Gerektiğinde hastaların göz, kalp, böbrek veya ayak problemleri için ilgili bölümlerle koordineli çalışmaya gidilmelidir.
Diyabet tedavisinin bir numaralı amacı; yüksek kan şekeri seviyelerini kontrol altına almaktır. Bunu sağlayacak çeşitli yöntemler vardır.
Bunlar:
• Sağlıklı besinler yemek
• Düzenli egzersiz yapmak
• Gerekli olması halinde ağızdan ilaçlar veya insülin kullanmak
• Kan şekeri ölçümleri yapmak
Diyabette yeni tedavi yöntemleri
Son birkaç yıldır diyabet üzerinde yeni ilaçlar kullanılmaya başlanmıştır. Yeni mekanizmalar üzerinden uygulanabilen bu ilaçların yakın zamanda Türkiye’ye gelmesi beklenmektedir.
Şu anda kullanılan ilaçların her biri, diyabeti kontrol altında tutmak için bir araç görevi üstelenmiştir. Bu ilaçlar gruplandırılarak, farklı mekanizmalar ile etki göstermektedir.
Ağızdan alınıp, farklı mekanizmalar ile etki gösterebilecek ilaçlar:
1. grup; insülin salgılanmasını artırmakta
2. grup; karaciğerde insüline hassasiyeti artırmakta
3. grup; kas hücrelerinin insüline hassasiyetini artırmakta
4. grup; yiyeceklerdeki karbonhidratların emilmesini yavaşlatarak, vücuda zaman kazandırmaktadır.
Yeni çıkan bir başka grup ilaç da insülinin salgılanmasına yardımcı olan hormonların kandaki seviyesini artırarak, etki göstermektedir.
Diyabette ilaç kullanımı
Diyabet hastalığı özellikle de Tip 2 diyabet, farklı evreleri olan bir hastalıktır. İlk dönemlerinde hasta diyabeti hiç ilaç kullanmadan, yaşam tarzı değişiklikleri ve sağlıklı beslenme ile kontrol altında tutabilirken; zaman içerisinde bu yeterli olmayıp, hastanın ağızdan alınan bir ilaç kullanması gerekebilir. Tek ilaç ile diyabetin bir süre daha kontrol altında tutulması mümkün olabilir, bunun da bir süre sonra yetersiz kalması durumunda ikinci hatta üçüncü ilaç eklemesi gerekebilir.
Kompleks bir hastalık olan diyabetin kontrol altında olması demek, sadece şeker kontrolünün sağlanması demek değildir. Kan yağlarının (lipidler, yani kolesterol ve trigliseritlerin) ve tansiyonun da kontrol altında tutulması gerekir. Bu da kişinin, şeker kontrolü için gerekli ilaçlarının yanında düzenli olarak tansiyon ilaçları ve bazen de kolesterol ilaçları kullanmasını gerektirebilir.
Kişi bir anda kendini 4-5 ilaç alırken bulabilir. Bu nedenle diyabet hastalarının düzenli olarak doktorları ile ilaç kullanımı konusunu gözden geçirmeleri, aldıkları bütün ilaçları doktorlarına söylemeleri ve gerekli laboratuvar takiplerini düzenli aralıklarla yaptırmaları gerekmektedir.
Diyabet hastaları, kronik olarak kullandıkları ilaçlarının yanında; soğuk algınlığı veya başka bir nedenle kısa süreli farklı ilaçlar da kullanmak durumunda kalabilir. Bu gibi durumlarda hastalar, kısa süreli ilaçların, düzenli kullandıkları ilaçlarla etkileşip etkileşmediğini doktorlarına sormalıdır.
DİYABET BAKIMI
“Diyabetli kişilerin günlük bakımlarına daha çok önem vermeleri gerekir”
Diyabet ve ayak bakımı
Diyabet hastalarının ayaklarına özen göstermesi ve özel bir ayak bakımı uygulaması yapmaları gerekmektedir. Çünkü ayak bakımına yeterince özen gösterilmemesi, ciddi problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Kan şekeri düzensiz ve çok yüksek seyreden diyabetlilerde, sağlıklı bireylere nazaran ayak problemleri daha fazla görülmektedir. Bunun nedeni de damarlarda oluşan kan dolaşımı bozukluğudur.
Kişinin kan şekeri sürekli yüksek seyrettiğinde damarlarda tahribat başlamakta; tahribata uğramış damarlar, kanı yeterli ve sağlıklı bir şekilde organlara ulaştıramadığı için de organlarda fonksiyon bozuklukları ile uzun vadede geri dönüşümü olmayan hasarlar görülmektedir.
Diyabete bağlı sinir hasarları, ayaklarda his kaybına neden olabilir. Bu nedenle ayaklarda meydana gelen kesikler veya yaralar fark edilmeyebilir. Ayrıca ayaklarda zamanla biçim değişikliği de meydana gelebilir. Bu değişim yerlerinde, yaralar ve ayak ülserleri ortaya çıkabilir. Ülserler çok çabuk iltihaplanarak ciddi sorunlara yol açabilir.
Aşağıdaki bulgularda doktora başvurulması önerilmektedir:
• Deride renk değişiklikleri
• Bölgesel ısı artışı
• Ayakta ve bilekte şişlik
• Bacaklarda ağrı (dinlenme veya hareket sırasında)
• Yavaş iyileşen yaralar
• Tırnakta mantar enfeksiyonu veya batık
• Nasır oluşumu
• Deride çatlakların oluşumu
Yapılabilecekler:
• Ayaklarınızı her gün kontrol edin
• Ayaklarınızı her gün tahriş etmeyen bir sabun ve ılık suyla yıkayın
• Ayak tırnaklarınızın bakımına özen gösterin (Tırnaklarınızı düz kesin, köşeleri derin almayın.)
• Ayaklarınızdaki nasırlara ve sertleşmiş deri bölümlere dikkat edin
• Ayaklarınızı koruyun
• Ayak dolaşımınızı güçlendirin
• Ayağınızı sıkmayan ayakkabılar giyin
• Sorunlarınızı sağlık ekibinizle daima paylaşın
Diyabet ve ağız bakımı
Diyabet hastalarının ağız sağlığı konusunda özenli olmaları gerekmektedir. Diyabet kontrolü iyi olmayan hastalarda çürükler daha sık görülür. Diyabet durumunda ağız içi florası da değişebildiğinden, diş eti hastalıklarının görülme sıklığı da artar. Tüm diyabet hastalarının diyabet kontrolünü, olabilecek en iyi şekilde sağlamaya çalışması gerekmektedir. Bununla beraber diyabet hastalarının üstüne düşen görev, hijyenik ağız temizliğini uygulamaktır. Bunun için diyabet hastaları, uygun bir fırça ile günde iki ya da üç kez dişlerini fırçalamalı ve ağız içi yıkama solüsyonları ile gargara yapmalıdır. Hiçbir şikâyeti olmasa da diyabet hastalarının yılda iki kez (6 ayda bir) diş doktorlarına giderek, kontrollerini yaptırmaları ve ağız bakımı konusunda profesyonel yardım almaları gerekmektedir.
Diyabet ve cilt bakımı
Cildimiz, vücudumuzu çevresel faktörlere ve enfeksiyonlara karşı koruyan bir organımızdır. Diyabet kontrolünün iyi olmadığı durumlarda, ciltte daha sık enfeksiyon görülmektedir. Özellikle cildimizin hassas bölgelerinde (kıvrım yerleri, nemli kalan, iyi havalanamayan bölgeler) enfeksiyon riski artmaktadır. Ayak parmak araları, kasık bölgesi, koltuk altları ve özellikle kadınlarda meme altında kalan bölge, mantar ve deri enfeksiyonları için en zayıf yerler arasındadır. Bu bölgelerin temiz ve kuru tutulması, her gün düzenli olarak renk değişikliği olup olmadığının kontrol edilmesi; olası bir enfeksiyon sorununa karşı erken müdahale ile önlem alınmasını sağlayacağından, ileride oluşabilecek harabiyeti engelleyecektir. Herkesin uyguladığı genel hijyen kurallarına diyabet hastalarının da uyması gerekmektedir. Düzenli olarak banyo yapılmalı, banyo sonrasında tüm vücut iyice kurulanmalı; eğer ciltte kuruluk oluşuyorsa, nemlendirici kremler kullanılmalıdır.
Diyabet ve göz sağlığı
Diyabet kontrolünün iyi olmadığı durumlarda göz sağlığı bozulmakta ve ciddi hasarlar oluşmaktadır. Diyabet hastaları, hiçbir şikâyeti olmasa da rutin olarak yılda en az bir kez bir göz muayenesi yaptırmalıdır.
Diyabetin göz üzerindeki olumsuz etkileri
Diyabetle birlikte görülen en önemli ve en sık göz komplikasyonu “Diyabetik Retinopati”dir. İkinci sıklıkta görülen komplikasyon ise hastalarda çift görmeye neden olan “Göz Kasları Felçleri”dir. Bu komplikasyonda en çok, gözü dışa baktıran kaslar tutulur. Genellikle bir kaç ay içerisinde bu durum kendiliğinden düzelir. Ayrıca gözün saydam tabakasında bazen yüzeysel tahrişler oluşabilir. Hastalar bu durumda gözlerinde irritasyon ve batmadan şikâyetçi olur.
Diyabetli hastalarda “Göz Tansiyonu” (Glokom) hastalığının normal insanlara göre daha sık görüldüğü bilinmektedir. “Katarakt” da diyabet hastalarında sıklıkla görülen ve ameliyat ile tedavi edilebilen bir göz hastalığıdır. Göz sinirinin iltihabi hastalığı olan “Optik Nöropati” ise sık görülmemekle birlikte; ani şekilde görme kaybına neden olabilen ve bazı durumlarda körlükle sonuçlanabilen bir komplikasyondur.
Kırılma kusuru değişiklikleri:
Kan şekerinin aniden yükselmesi gözün kırma gücünü artırarak, “Geçici Miyopi”ye (uzağı görememe), kan şekerinin özellikle insulin tedavisi sonrası aniden düşmesi ise “Geçici Hipermetropi”ye (yakını görememe) neden olmaktadır. Kan şekerinde ani yükselme ve düşmeler nedeniyle büyük dalgalanmalar oluşuyorsa, bu dönemde gözlük testi yapılmaması tavsiye edilmektedir. Kan şekeri normal ve stabil düzeye geldiğinde uygulanacak test ile gözlük değişimi yapmak daha sağlıklı olacaktır.
DİYABET ve EGZERSİZ
“Düzenli yapıldığı takdirde egzersizin çok yönlü faydaları bulunmaktadır”
Egzersiz, kan şekeri seviyesini düzenlemeye yardımcı olması açısından diyabet hastaları için faydalıdır. Düzenli egzersiz yapanların genel olarak insülin hormonuna hassasiyetleri artmakta; böylece insülin, vücutta daha etkili bir şekilde kullanılmaktadır. Bu hem kişinin kendi salgıladığı; hem de dışarıdan ilaç tedavisi olarak aldığı insülin için geçerlidir. Düzenli egzersiz yapan kişilerde damar sertliği (ateroskleroz) de daha az görülmektedir. Diyabetin damar sertliği oluşumuna sebep olan faktörlerden biri olması nedeniyle egzersiz, diyabet hastalarında daha da önem taşımaktadır. Egzersizin düzenli olarak yapılması ve kişinin yaşı ile kondisyon durumuna uygun egzersizi seçmesi gerekmektedir. Yürüyüş her yaşta yapılabilecek bir egzersiz formudur. Ancak daha önce düzenli olarak spor yapmamış kişiler; tenis, basketbol, futbol gibi çok efor gerektirecek sporlara kalkışmadan önce doktorları ile görüşmelidir. Diyabet hastalarının haftada en az 3 kez, 30 dakikalık yürüyüşe denk gelecek bir egzersiz yapmaları önerilmektedir.
DİYABETLİ HASTALARIN SEYAHATİ
“Önlem almadan yola çıkma”
Seyahat için çoğu zaman çok büyük bir hazırlık gerekmemekle birlikte; ihtiyaçlar önceden belirlenip, ona göre önlem alınmalıdır. İlaç kullanan hastalar, ilaçlarını yanına almayı ihmal etmemelidir. İnsülin kullanan hastalar, seyahat esnasında insülinleri nasıl kullanacağını planlamalıdır. Uzun uçak yolculuklarında hasta, havayolu firmasını önceden bilgilendirerek, diyetine uygun yemek isteyebilir. Hastaların uluslararası seyahatlerde diyetine uygun yemek isteme hakkı bulunmaktadır. Diyet ve beslenme zamanları saat farkından dolayı sekteye uğrayabileceği için hasta beslenme saatlerini de seyahate çıkmadan önce programlamalıdır. Hasta, seyahat öncesinde alması gereken tüm önlemlerle ilgili olarak doktorundan görüş alabilir. Bu önlemlerin yanında hastalar şeker ölçümlerini yapıp, şeker seviyelerinin nasıl seyrettiğini bilmelidir.
DİYABETLİ ÇOCUKLAR
“Çocuklarda psikolojik destek önemli”
Çocukluk çağında ortaya çıkan diyabetlerin büyük bir kısmı -yaklaşık olarak %90-95′i- Tip 1 diyabetli sınıfına girmektedir. Tip 1 diyabetli hastalarında insüline bağımlılık söz konusudur. Bu yüzden bu hastaların insülin kullanması gerekmektedir. Burada aileye çok önemli bir yük binmektedir.
Gerek çocukluk çağında gerekse ergenlik döneminde diyabet teşhisi konulan kişilere, hastalığın korkulacak bir şey olmadığı ve hastalıkla nasıl başa çıkılacağı öğretilmelidir. Diyabetin yaşam sürecinin bir parçası olduğu ve bu süreçte hastanın nelere gereksinim duyduğu hem çocuğa hem de ailesine adım adım anlatılmalıdır. Ayrıca hasta henüz çocukluk çağında olduğu için ailenin çocuğa insülin yapması gerekir.
Diyabetli çocuklar;
• İnsülin ve diğer ilaçların kullanımı
• Yiyecekler ve beslenme
• Şeker ölçümü
• Problemlerle baş edebilme konularında bilgilendirilmelidir.
14 KASIM DÜNYA DİYABET GÜNÜ KUTLANIYOR
08 Kasım 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Tüm dünyada 2010 yılı için tahmin edilen diyabetli sayısı 285 milyona yükselmiş olup bu rakam bize dünya nüfusunun %6,6′sının diyabetli olduğunu ifade ederken bu sayının 2030 yılına kadar 438 milyona yükselmesi bekleniyor…
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) diyabetin her yıl küresel ölçekte gerçekleşen tüm ölümlerin %5′inin nedeni olduğunu, diyabeti olan insanların %80′inin düşük veya orta gelirli ülkelerde yaşıyor olduklarını ve bunların büyük çoğunluğunun yaşlı (65+) değil, orta yaşlı (45-64) olduğunu bildiriyor. DSÖ tahminlerine göre, acil olarak faaliyete geçilmezse gelecek 10 yılda diyabet kaynaklı ölümlerin %50 oranında artması bekleniyor.
Her yıl 14 Kasım’da kutlanmakta olan Dünya Diyabet Günü, diyabet dünyasının en önde gelen farkındalık kampanyası olmaya devam ediyor. Dünya Diyabet Günü tüm dünyada 160′ın üzerinde ülkede kutlanmakta ve milyonlarca insanı bu konu çevresinde biraraya getirirmeye devam ediyor. Bu kapsamdaki faaliyetler ile diyabetten etkilenen çocuklar ve erişkinler, risk altındaki topluluklar, sağlık çalışanları, sağlıkta karar vericiler ve medyada farkındalık oluşturulması amaçlanıyor. Dünya Diyabet Günü diyabet farkındalığı için güçlü bir ses oluşturmak için küresel diyabet toplumunu birleştiren bir etkinlik olarak öne çıkıyor.
Dünya Diyabet Günü her yıl diyabetle ilgili bir temanın altını çizerken, 2009-2013 yılları için ise “Diyabet Eğitimi ve Diyabetin Önlenmesi” teması ele alınıyor.
Türkiye’de Diyabet
Türkiye Diyabet Epidemiyoloji Araştırma Projesi (TURDEP I) verilerine göre ülkemizin erişkin toplumunda diyabet %7,2 (kadınlarda %8, erkeklerde %6,2); bozulmuş glukoz toleransı ise %6,7 sıklıkta görülmektedir. Aynı araştırma ülkemiz için hipertansiyon sıklığını %30, obezite sıklığını ise %22 olarak saptamıştır.
TURDEP-II çalışmasının ön raporuna göre göre Türk erişkin toplumunda diyabet sıklığının %13.7′ye ulaştığı görülmüştür.
Daha önceki çalışmanın aksine kentselde diyabet oranı biraz daha yüksek olmakla birlikte, TURDEP-II çalışmasına göre kentsel ve kırsal diyabet sıklığı arasında çok anlamlı bir fark kalmamıştır.
Bilinen diyabet ve yeni diyabet oranları birbirine yakındır (%45 ve %55).
Diyabet sıklığı erkeklerde kadınlarda hafifçe daha düşük bulunmuş olup kadın ve erkekler arasında çok anlamlı bir fark görülmemiştir.
EKHARF Çalışmasının 1997/98 taramasından 2004/05 yıllarına kadar izlenen kohortuna dair 2009’da yayınlanan verilerine göre, Türkiye’de 35 yaş üstü nüfusta diyabet prevalansı %11, 3 olarak tahmin edilmiş ve bunun 3,3 milyon kişiye karşılık geldiği hesaplanmıştır.
TEKHARF Çalışması 2009′a göre ülkemizde diyabetin artış hızı %6,7 olup bu, diyabetli popülasyonun 10-11 yılda ikiye katlanması anlamına gelmektedir.
Ulusal Hastalık Yükü çalışmasının mortalite verilerine göre diyabet, Türkiye’de ulusal düzeyde ölüme neden olan ilk 10 hastalık arasında %2,2 ile 8.sırada yer almaktadır; cinsiyetlere göre bakıldığında ise erkeklerde 11., kadınlarda ise 7. sırada ölüm sebebidir.
Ülkemizde önemli boyutta hastalık yükü oluşturan bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında diyabet önemli bir yer tutmakta olup bu yükün yakın gelecekte daha da artması beklenmektedir;
Türkiye Diyabet Kontrol Programı
T.C. Sağlık Bakanlığı bünyesinde,önceki yıllarda da, diyabetle programlı bir şekilde mücadele etme yaklaşımı paralelinde çalışmalar geliştirilmiş ve yürütülmüştür. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi ve Uluslararası Diyabet Federasyonunun girişimi ile geliştirilen ve 1989 yılında ilan edilen “St.Vincent Bildirisi” bölgemiz için bir diyabet stratejisi belirlemiş ve bu bildiri ülkemiz adına 1992 yılında imzalanmıştır. 1994 yılında Sağlık Bakanlığı önderliğinde “Ulusal Diyabet Programı” adı ile geliştirilen program uygulamaya konmuş, bu kapsamda diyabet poliklinikleri/merkezleri oluşturulup yaygınlaştırılmıştır. St.Vincent Bildirisinin 10. yıldönümüne denk düşen Beşinci Toplantısı 1999 yılında Sağlık Bakanlığı’nın evsahipliğinde İstanbul’da düzenlenmiş ve neticesinde “İstanbul Bildirisi” yayınlanmıştır. Bu süreç 2003 yılında revize edilmiş ve “Ulusal Diyabet-Obezite-Hipertansiyon Kontrol Programı” olarak düzenlenmiştir.
T.C. Sağlık Bakanlığı, 2009 yılı başından itibaren, diyabete yönelik mücadele ve diyabet hastalığının yönetimi politikalarını, DSÖ’nün ilgili strateji ve eylem planlarına paralel ve günümüzün mücadele tekniklerine uygun olarak yeniden düzenleme çalışması başlatmış bulunmaktadır. “Türkiye Diyabet Kontrol Programı” adı altında geliştirilmekte olan ülkemizin resmi diyabet stratejisi beraberinde, aşağıdaki beş ana başlıkta ilgili eylem planları hazırlanmıştır.
1. Diyabetin önlenmesi
2. Diyabetin ve komplikasyonlarının etkin tedavisi
3. Diyabetik yaşam kalitesinin yükseltilmesi
4. Çocukluk çağı diyabetinin kontrolü
5. Diyabet yönetimine destek sağlanan alanlarda güçlendirme
Sağlık Bakanlığı tarafından desteklenen, Sivil Toplum Kuruluşları’nca yürütülen çalışmaların bazıları;
* Türkiye Diyabet, Hipertansiyon, Obezite ve Endokrinolojik Hastalıklar Prevalans Çalışması (TURDEP-II)
* Anketlerin uygulanması Sağlık Bakanlığı personeli tarafından yapılmıştır.
* İleriye Dönük Kentsel ve Kırsal Epidemiyolojik Çalışma Türkiye Ayağı – PURE Çalışması (Prospective Urban and Rural Epidemiological Study: PURE)
* Diyabetik Ayak Tanısı Alan Vakaların Evde Takip Tedavi ve İzlenmesi Projesi – DIAFOOT
* Diyabet 2020: Vizyon ve Hedefler Projesi
* Türkiye Diyabet Kontrol Projesi/Diyabete Siz Yön Verin Kampanyası
* Diyabet ve Obezite Kursu
* Diyabet Sohbetleri Projesi
* Ulusal İnsulin Eğitim Programı
GSK, AVANDIA HAKKINDA BASIN AÇIKLAMASI YAPTI
16 Temmuz 2010 HABERmedical
Kategori: Farmakoloji Haberleri, HABERLER
GlaxoSmithKline’a (GSK) ait tip 2 diyabet ilacı Avandia (rosiglitazon) hakkında çıkan haberler için GSK tarafından yapılan basın açıklamasının tam metnini sunuyoruz…
Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) Bilimsel Danışma Kurulu toplantısında, GlaxoSmithKline’a (GSK) ait tip 2 diyabet ilacı Avandia’nın (rosiglitazon) diyabet hastalarının tedavi seçeneği olarak kullanımına devam edilmesi yönünde çoğunluk tarafından tavsiye kararı alınmıştır. Bu tavsiye, FDA tarafından devam eden süreçte değerlendirilerek nihai karara bağlanacaktır.
Bu süreçte Avandia tip 2 diyabet hastaları için kan şekerinin düzenlenmesinde bir tedavi seçeneği olmaya devam edecektir. GSK, diyabet hastalarının yararı için FDA ile birlikte çalışmayı sürdürecektir.
GSK global medikal direktörü Dr. Ellen Strahlman “GSK tüm ilaçlarıyla ilgili klinik verileri zamanında ve şeffaf olarak, yetkililer, hekimler ve hastaların yararına olacak şekilde paylaşmaktadır. Avandia, üzerinde en fazla klinik araştırma yapılmış ilaçlardan biri olup, bu çalışmalar 50.000′den fazla hastanın katılımı ile gerçekleştirilmiştir. GSK, yeni veriler ortaya çıktığında bunları FDA ile paylaşmıştır” diyerek, Avandia kullanan hastaların güvenlik yönünden bir endişeleri bulunduğu takdirde hekimlerine danışabileceklerini ifade etmiştir.
FDA’in Avandia’nın kardiyovasküler güvenliliğini değerlendirdiği 2007 yılından bugüne 6 klinik çalışma yayınlanmıştır. Bu sonuçlar, Avandia’nın toplam kalp krizi, inme veya ölüm riskini artırmadığını göstermektedir. GSK olarak, bir ilaçla ilgili en kapsamlı bilimsel değerlendirmenin ancak kontrollü klinik araştırmalar sonucunda elde edilen verilerin ışığı altında yapılabileceğine inanmaktayız.
Doğru hastada ve prospektüsüne uygun şekilde kullanıldığı takdirde Avandia Tip II diyabet için etkili ve güvenli bir tedavidir.
Değerli kamuoyuna saygıyla duyururuz.
GlaxoSmithKline Türkiye
DİYABETE KARŞI 235 YENİ İLAÇ ADAYI ÜZERİNDE ÇALIŞILIYOR
13 Temmuz 2010 HABERmedical
Kategori: Farmakoloji Haberleri, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Tüm dünyada en hızlı yaygınlaşan kronik hastalıklardan biri olan diyabete karşı daha etkin tedaviler geliştirmek için çalışmalar sürüyor. Amerikan İlaç Araştırmacı ve Üreticileri Derneği (PhRMA), halen araştırmacı ilaç endüstrisinin diyabete karşı 235 yeni ilaç adayı üzerinde çalıştığını duyurdu. Bu ilaçlar arasında kan şekerini etkin bir şekilde kontrol etmeye veya insülin direncini azaltmaya odaklananların yanı sıra hastalığın damarlarda ve sinirlerde yarattığı tahribatı önlemeye yönelik olanlar da bulunuyor. ABD’de yapılan bir çalışmada ise farelerde diyabet hastalığı iyileştirildi…
Tüm dünyada hızla yaygınlaşan diyabet, hasta vücudunda yarattığı tahribatla pek çok sağlık sorununa ve ölümlere yol açabiliyor. Vücudun şekeri ve gıdaları enerjiye çevirmesini sağlayan insülin hormonunu üretememesi veya kullanamaması nedeni ile ortaya çıkan diyabetten ölüm oranları tüm dünyada yükseliyor. Üstelik eskiden sadece yetişkinlerde görülen tip 2 diyabet artık çocuklarda da görülmeye başlandı. ABD’de nüfusun % 8’i diyabet hastalığıyla mücadele ederken, Türkiye’de 35 – 70 yaş aralığında bu oran % 14,7’yi buluyor.
Amerikan İlaç Araştırmacı ve Üreticileri Derneği (PhRMA) tarafından yapılan açıklamaya göre, araştırmacı ilaç endüstrisi bu alanda 235 yeni ilaç adayını geliştirerek hastaların hizmetine sunmak için çalışmalarını sürdürüyor. Diyabetin kontrol altında tutulmasını ve vücuda verdiği hasarın asgari düzeye indirilmesini hedefleyen yenilikçi ilaç adaylarının bazıları ruhsat onayı beklerken, bazıları da henüz geliştirme sürecinin başlangıç aşamalarında bulunuyor. ABD’de Washington Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada ise farelerde embriyo ve yetişkin pankreas hücreleri nakledilerek diyabet iyileştirildi.
Açıklamayı ve son gelişmeleri değerlendiren Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği Başkan Yardımcısı Engin Güner, sağlanan ilerlemelerin heyecan verici olduğunu vurgulayarak, “Bu gelişmeler, ülkemizdeki hastaların yeni ilaçlara, gelişmiş ülkelerde yaşayan hastalarla aynı zamanda veya en azından kısa süre sonra erişmesinin önemini artırıyor,” dedi. Güner, özellikle ruhsat başvurularında Sağlık Bakanlığı tarafından verilen İyi Üretim Uygulamaları (GMP) sertifikası talep edilmesinin ilaca hızlı erişimde sıkıntı yarattığını kaydetti.
Hasta oranları yükseliyor
Bulaşıcı olmayan hastalıklarla ilgili veri tabanı oluşturmak amacıyla 17 ülkede yürütülen PURE araştırmasının Türkiye ayağında diyabetin oluşturduğu tehdit net bir şekilde görüldü. Türkiye’de Metabolik Sendrom Derneği tarafından yapılan ve 4.057 kişiyi kapsayan çalışma hastalığın kentlerde iki misli fazla görüldüğünü ve 35 – 70 yaş aralığında diyabet oranının % 14,7’yi bulduğunu ortaya koydu. Gizli şekeri olanların oranı ise % 9,6 olarak tespit edildi. Böylece Türkiye’de 35 – 70 yaş aralığında diyabet tehdidi altında yaşayan yetişkinlerin oranı % 24’ü geçiyor.
Farelerde diyabet iyileştirildi
ABD’de Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir çalışmada diyabet hastası farelere önce embriyon hücreler nakledilerek karaciğer oluşturuldu. Bu nakil aynı zamanda, farelerin bağışıklık sistemini pankreas hücrelerinin nakledilmesi için hazırladı. Birkaç hafta sonra ise pankreas hücreleri nakledildi. Sonuçta farelerin pankreaslarındaki hücreler normal insülin üreterek kan şekerini düzenlemeyi başardı ve hastalık tedavi edilmiş oldu. Bu çalışma bilim çevrelerinde, ileride insanlar için geliştirilecek umut verici tedavilerin habercisi olarak nitelendiriliyor.
Araştırmacı ilaç endüstrisi tarafından yeni geliştirilmekte olan ilaç adayları arasında diyabetten kaynaklanan göz hastalıklarını, ayakta yaraları önleyen tedaviler bulunuyor. Üzerinde çalışılan bir ilaç adayı, GLP – 1 adlı doğal hormonu kullanarak kan şekerini kontrol altına alıyor. Bu ilaç haftada bir kez ağızdan alınıyor ve kilo kaybını da önlüyor.
Bir başka ilaç adayı insülinle ilgili genlere müdahale ederek, insülin direncini azaltıyor. Bunların yanı sıra diyabetin kalp damar sağlığına ve sinirlere verdiği zararı azaltmaya yönelik yenilikçi ilaçlar geliştiriliyor.
“Türkiye’deki hastalar bu imkanlara Amerikalı veya Avrupalı hastalarla aynı zamanda erişmeli”
Diyabet tedavisindeki gelişmeleri değerlendiren Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) Başkan Yardımcısı Engin Güner, sağlanan ilerlemelerin heyecan verici olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Genetik ve moleküler biyoloji alanlarındaki hızlı gelişmeler araştırmacı ilaç ve biyoteknoloji endüstrisinin önünü açıyor. Çok ağır sonuçları olabilen ciddi bir kronik hastalık olan diyabet alanında da çok olumlu gelişmeler var. PhRMA’nın müjdelediği 235 yeni ilaç adayından ilaç olabilecekler ruhsatlandırıldıklarında hastalara yepyeni imkanlar sunacak. Bu imkanlara ülkemizdeki hastaların da Amerikalılar veya Avrupalı hastalarla aynı zamanda, hiç değilse kısa süre sonra erişebilmesi önem taşıyor. “
Türkiye’de hastaların yenilikçi ilaçlara erişiminde gecikmeler ve bazı sıkıntılar olduğunu kaydeden Güner şöyle devam etti:
“Sağlık Bakanlığımız tarafından kabul edilen veya denetimi yapılan tesislere ait GMP sertifikası, yani İyi Üretim Uygulamaları belgesi olmayan ruhsat başvurularının büyük çoğunluğu ruhsat aşamasında ön incelemeye dahi alınmamaktadır. Bu uygulama, ithal edilecek ilaçların üretildiği tesislerde, yani neredeyse tüm dünyada Sağlık Bakanlığı’nın GMP denetimi yapmasını gerektirmektedir. Bu durum bazı ilaçların hastalarımızın hizmetine sunulmasını geciktirmekte ve ilaca erişimde sıkıntı yaratmaktadır. AİFD olarak, Bakanlığımızla diyalog içinde bu sıkıntının hastalarımızın yararına çözüleceğine inanıyoruz.”
“DİYABETİ KONTROL ALTINDA TUTUN, BÖBREKLERİNİZİ KORUYUN”
11 Mart 2010 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Yorumlar Kapalı
Dünyada her on erişkinden birinde değişik nedenlere bağlı olarak böbrek hasarı görülüyor. Her yıl milyonlarca insan kronik böbrek hastalığı nedeniyle yaşamını beklenenden çok daha erken bir zamanda kaybediyor. Günümüzde kronik böbrek yetmezliğinin en sık rastlanan nedenlerinin diyabet ve hipertansiyon olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Cem Sungur, her yıl kutlanan 11 Mart ‘Dünya Böbrek Günü’nün bu yılki ana konusunun diyabet olduğunu dile getiriyor…
Kronik böbrek hastalığı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, önemli halk sağlığı konularından biri. Hastalığının erken dönemlerinde, hastaların hiçbir yakınması olmuyor. Ancak basit idrar ve kan testleri kullanılarak hastalık erken evrelerinde teşhis edilebiliyor ve ilerlemesi geciktirilebiliyor. Fakat farkındalığın ve erken tanının düşük olması birçok olguda buna olanak vermiyor.
Türkiye’de 60 bine yakın diyaliz hastası olduğunu belirten Prof.Dr. Cem Sungur, günümüzde kronik böbrek yetmezliğinin en sık rastlanan nedenlerinin diyabet ve hipertansiyon olduğunu söyledi.
Gelişmiş ülkelerde her iki diyaliz hastasından birinin böbrek hastalığının diyabete bağlı olarak geliştiğini kaydeden Prof.Dr. Sungur, şu bilgileri verdi:
“Son beş yılda yapılan tüm toplum sağlığı araştırmaları, kronik böbrek hastalığının görülme sıklığında büyük bir artış olduğunu gösteriyor. Bunun iki önemli nedeni var. Birisi neredeyse salgın hastalıklar hızıyla yaygınlaşan diyabet, diğeri ise toplumların yaşlanması. Eğer diyabete bağlı böbrek yetmezliği gelişimi bu hızda devam edecek olursa, 2030 yılına gelindiğinde ülkeler sağlığa ayırdıkları bütçelerinin yüzde 40′ını diyaliz hastaları için harcamak zorunda kalacaklar.”
Türkiye’de kronik böbrek hastalığının en fazla Marmara Bölgesi’nde görüldüğü de kaydeden Prof.Dr. Sungur, dünya istatistiklerinden farklı olarak Türkiye de hastalığın kadınlarda daha çok görüldüğünü belirtti.
Tarama testi ile tanı konabilir
Kronik böbrek hastalığının erken dönemlerinde, hastaların hiçbir yakınması olmuyor. Hekim muayeneleri sırasında da bir bulgu saptanmıyor. Ancak yapılacak tarama testleri henüz başlangıç aşamasında saptamanın mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Sungur, ‘Testlerden birisi kan örneklerinde yapılan “serum kreatinin” testi. İkincisi ise idrar örneğinde yapılan “mikroalbumin/kreatinin” oranı. Bütün gelişmiş sağlık kuruluşlarında kolaylıkla yapılan bu testleri herkesin yaptırması gerekmiyor. Böbrek yetmezliği açısından yüksek risk altında olan kişilerde bu iki testin yapılması çok önemli ve önceliklidir. Öte yandan diyabeti ve hipertansiyonu olan bireyler ve birinci derece yakınlarında diyabet, hipertansiyon veya böbrek hastalığı olan bireylerin bu iki testi yaptırarak böbrek hasarı açısından taranması gerekiyor” diye konuştu.
Dünya Böbrek Günün’de konuyla ilgili bazı veriler:
1-Böbrekleri kalıcı olarak bozan hastalıklar sonucu gelişen Kronik Böbrek Yetersizliği (KBY) görülme sıklığı dünya genelinde ve ülkemizde epidemiyoloji boyutunda artıyor.
2-KBY’nin en iyi ve en ucuz tedavisi olan böbrek nakli, yeterli sayıda uygun verici bulunmaması nedeniyle ihtiyacı olan hastaların ancak yüzde 13′e yakın çok küçük bir azınlığına yapılabilmektedir.
3-Son dönem KBY’li hastaların yüzde 87′lik çoğunluğu ise çok pahalı bir tedavi olan diyaliz tedavisi ile yaşatılmak zorunda olan diyaliz tedavisi ile yaşatılmak zorunda kalınmaktadır.
4-Ülkemizde 900′ü aşkın faal Diyaliz Merkezlerinde Diyaliz ihtiyacı olan herkese diyaliz hizmeti verilebilmektedir. Ancak, diyaliz tedavisindeki hastaların devlet bütçesine maliyeti de bugünkü hasta sayıları ile yaklaşık bir buçuk milyar doları bulmaktadır.
5-KBY görülme sıklığındaki yıllık %12 mertebesindeki artış nedeniyle diyalizdeki hasta sayısı da önümüzdeki 6 yıl içinde 110.bin’e yaklaşacak ve bütçe yükü de 2,5-3 milyar doları bulacaktır.
6-KBY’i sıklığındaki bu artış doğrudan doğruya gelişen toplumlardaki ve ülkemizdeki başıboş, kontrolsüz kalmış şeker hastalığı ve hipertansiyondaki artış ile ilgilidir. Nitekim son yıllarda diyalize girmekte olan hastaların yüzde 32.5′u diyabet hastasıdır, yüzde 27′si ise hipertansiyonludur.
7-Oysa diyabet ve hipertansiyon erken yakalanır ve iyi tedavi edilirse bunların böbrekleri bozması da mümkün olmayacaktır. Yani, diyaliz ihtiyacı olan KBY’li hasta sayısı kendiliğinden yüzde 50′ye varan oranlarda azalacaktır.
8-Aynı şekilde KBY’ye neden olan başka birçok böbrek hastalığı da bugün erken yakalanırsa, tamamen iyileştirilmekte ya da ilerlemeleri yavaşlatıp durdurulabilmektedir.
YENİ SÜT TASLAĞI 45 İLDE YAŞAYAN DİYABET HASTALARININ YENİ NESİL İLAÇLARA ULAŞIMINI ZORLAŞTIRIYOR
10 Mart 2010 HABERmedical
Kategori: Farmakoloji Haberleri, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yayınlanan Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) taslağında yeni nesil diyabet ilaçlarını hastalara sadece endokrinoloji uzmanlarının yazabileceğinin belirtilmesi tepkilere yol açtı. Tebliğ bu haliyle uygulamaya konulduğu takdirde endokrinoloji uzmanı bulunmayan 45 ilde hastalar ve yakınları ilaç yazdırmak için başka illere gitmek ve kilometrelerce yol kat etmek zorunda kalacak…
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) yayınladığı 2010 taslak Sağlık Uygulama Tebliği’nde yeni nesil diyabet ilaçlarıyla ilgili olarak yer alan uygulama sağlık profesyonellerinin ve hastaların tepkisine yol açtı. Tebliğ’de yeni nesil diyabet ilaçlarının reçetelendirilmesi endokrinoloji uzmanlarıyla sınırlandırılıyor. Yeni düzenleme sonucunda iç hastalıklar uzmanları da bu ilaçları reçeteleyemeyecek.
45 ilde endokrinolog yok
Bu kısıtlama özellikle endokrinolog bulunmayan illerdeki diyabet hastaları ve yakınları için ilaca erişimde ciddi bir problem oluşturacak. Halen Türkiye’nin 45 ilinde devlet hastanelerinde görev yapan endokrinoloji uzmanı bulunmuyor. Bu durumda diyabet hastaları ve yakınlarının diğer illerdeki uzmanlara ulaşabilmek için kilometrelerce yol kat etmek zorunda kalacakları hesaplanıyor. Bunu yapmadıkları takdirde ise yeni nesil diyabet ilaçlarına erişimleri mümkün olamayacaktır. Dolayı ile Taslak bu şekli ile kabul edilirse bu illerde yaşayan milyonlarca hastanın olumsuz etkilenmesi bekleniyor.
Türkiye’de 4,5 milyon diyabet hastası var
Diyabet dünyada olduğu gibi Türkiye’de de son derece önemli bir kronik hastalık. Yaklaşık 4,5 milyon diyabet hastasının bulunduğu Türkiye’de, bu hastalığın tedavisi için yılda 3 milyar TL harcanıyor. Bu harcamanın sadece % 8 -10′u ilaçlara, geri kalanı ise diyabetle ilişkili komplikasyonlara, hastane yatışlarına ve operasyonlara ayrılıyor.
“Şeffaflık olumlu ama…”
Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) Başkan Yardımcısı Engin Güner konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
“Sağlık Uygulama Tebliği’nin ilk kez bu yıl SGK tarafından taslak şeklinde yayınlanarak ilgili tarafların değerlendirmesine sunulmuş olması, şeffaflık ilkesinin güvence altına alınması bakamından çok olumlu ve önemli bir gelişmedir. Ancak özellikle diyabet konusunda getirilen kısıtlama, hastalarımızın ilaca erişimini ciddi şekilde güçleştirme riski taşımaktadır. Zaten, bildiğimiz kadarıyla konuya taraf olan tüm uzmanlık dalları ve uzman dernekleri bu uygulamanın sakıncalarını ortaya koyan açıklamalar yapmıştır. Çeşitli bilimsel raporlar, ülkemizde diyabet tedavisinde hedeflere ulaşılamadığını ortaya koymaktadır. Getirilen sınırlama, hedeflere ulaşılmasını daha da güçleştirecektir. Taslağa son şekli verilirken tüm paydaşların görüşlerinin dikkate alınacağını ve milyonlarca diyabet hastası ile onları tedavi eden hekimleri zor durumda bırakmayacak bir uzlaşma sağlanacağını umuyoruz.”
Güner şöyle devam etti:
“Sağlık Politikası planlamasında günübirlik önlemler yerine, uzun dönemli bir bakış açısının getirilmesi büyük önem taşımaktadır. AIFD olarak biz bu konuda bir diyalog ortamının geliştirilmesi için elimizden geleni yapmaya hazırız.”
SİNSİCE İLERLİYOR, KÖR EDİYOR
04 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Yorumlar Kapalı
Halk arasında göz tansiyonu olarak bilinen glokomun, bulgu ve belirti göstermeksizin sinsice ilerleyerek körlüğe varan görme kayıplarına neden olduğu bildirildi…
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Yüksel, 40 yaş ve üstü kişilerde sıklıkla görülen glokomun, yeni doğan bir bebek ya da yirmili yaşlarda bir gençte dahi görülebilen bir hastalık olduğunu belirtti.
Yüksel, göz içi sıvısını dışarı boşaltım kanallarında yapısal tıkanıklık oluşması nedeniyle sıvının yeterli boşalamaması ve buna bağlı göz içi basıncının artması sonucu oluşan glokomda yükselen göz içi basıncının göz sinirini bozduğunu ve körlüğe yol açtığını ifade etti.
Bir anda oluşan bir hastalık değil
Glokomun, sarı nokta ve diyabet hastalığından sonra en sık körlüğe neden olan hastalık olduğuna dikkati çeken Yüksel, şöyle konuştu:
“Glokom bir anda oluşan hastalık değildir. Yıllar içinde devam edebilir ve bu süreçte hasta hiç bir şey hissetmez. Glokomun en önemli özelliği, gizli seyretmesi ve erken tedavi edilmediği takdirde kalıcı körlüğe neden olmasıdır. Başlangıçta görme alanı kaybı, tünel görme ve tüp görme dediğimiz görme şekilleri ortaya çıkmakta, en son olarak da körlük oluşmaktadır. Erken tanıda tedavi şansı bulunurken, glokoma bağlı görme kayıplarında geri dönüş söz konusu değildir. Hiçbir belirti vermeyen bu sinsi hastalık ancak göz muayeneleriyle saptanabiliyor.”
Halkın bu konuda yeteri kadar bilgili olmadığını, birçok kişini hastalığın adını dahi duymadığını dile getiren Yüksel, “Tedavisi daha kolay olan uzun görme bozukluğu veya katarakt, glokomdan daha çok biliniyor. Kalıcı hasar yaratan glokoma karşı 40 yaş ve üzerindekilerin yılda bir kez göz tansiyonuna bakılması gerekir” diye konuştu.
Yüksel, özellikle ailesinde glokom hikayesi, migren ve diyabet olanların risk grubunda bulunduğunu, bu tür kişilerin glokoma karşı daha dikkatli olması gerektiğini sözlerine ekledi.
DİYABET BUNAMA RİSKİNİ ARTIRIYOR
03 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Yorumlar Kapalı
Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Türker Şahiner, araştırmaların diyabetin bunama riskini yüzde 63 oranında artırdığını tespit ettiğini söyledi…
Prof. Dr. Şahiner, diyabetli kişilerde belleğin çok daha hızlı şekilde bozulduğunu belirterek, ‘Hastaların kan basıncı farkları, vücut kütle indeksleri, kolesterol düzeyleri, sigara içme durumları ve eğitim düzey farklılıkları göz alınarak yapılan hesaplamalar, ‘glukoz yükleme sonrasında düşük insülin salınımı’ gösteren hastalarda Alzheimer riskinin yükseldiği görülmüş. Damarsal bunama hastalarında bu riskin daha da arttığı tespit edilmiş. Bu yüzden öncelikle kan şekerimizi kontrol altında tutmalıyız’ dedi. (Akşam / 11.12.2009)



