Yeni Virüsler
04 Mayıs 2011 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
Son zamanlarda, daha önce adını bile duymadığımız salgınlar ortaya çıkıyor. Yeni salgınların etkenlerini ağırlıklı olarak virüsler oluşturuyor. Dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olan AIDS’in etkeni HIV henüz 25 yıl önce bulundu. Domuz gribi, kuş gribi, hanta, tatarcık ateşi ülkemizde yine son yılların önem kazanan hastalıkları oldu…
Çok kısa bir geçmişte bu kadar çok yeni enfeksiyonla tanışmışsak, acaba ileride nelerle karşılaşacağız. Örneğin İtalya’da onbinlerce kişiyi etkileyen Chikungunya ateşinin adını kaç kişi duydu, ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde son 10 yılda 1000’in üzerinde insanın Batı Nil Ateşi nedeniyle öldüğünü biliyor musunuz?
Yeni virüsler hakkında, Amerikan Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü Şefi Prof.Dr.Önder Ergönül bilgi veriyor.
Son 35 yılda yeryüzünde saptanan ve isimlendirilen yeni virüsler
1973 Rotavirus
1977 Ebola virus
1977 Hanta virusu
1983 HIV
1988 Hepatitis E
1989 Hepatitis C
1990 Guanarito virus
1993 Sin Nombre virus
1994 Sabia virus
1994 Hendra virus
1995 Hepatit G
1995 Herpesvirus-8
1997 İnfluenza H5N1 (Kuş Gribi)
1999 Nipah virus
2001 İnsan Metapnömovirus
2003 Maymun çiçeği
2003 SARS
2005 Bocavirus
2008 Merkelcell polyomavirus
2009 İnfluenza A H1N1 (Domuz Gribi)
Türkiye’de son yıllarda yeni saptanan virüslerden dolayı Eylül 2010 itibariyle yaklaşık hastalanan ve ölen sayıları (Tabloda yer alan rakamların bazıları tahmini olarak verilmiştir)
| Saptandığı yıl | Kesin tanı konulan hasta sayısı | Hastalığa yakalandığı tahmin edilen en az kişi sayısı | Ölen sayısı | |
| Kırım Kongo Kanamalı Ateşi | 2002 | 5300 | 20. 000 | 270 |
| Kuş gribi | 2005 | 12 | 100 | 4 |
| Hanta virus | 2009 | 20 | 100 | 1 |
| Tatarcık ateşi | 2008 | 100 | 10.000 | - |
| Domuz gribi | 2009 | 13 000 | 200.000 | 650 |
| Batı Nil Ateşi | 2010 | 7 | 100 | 5 |
Yeni Virüsler Listesi Uzuyor
Yeni virüsler teknoloji nedeniyle ortaya çıkmıyor, fakat teknoloji sayesinde tanınıyorlar.
Tablo 1’de yer alan virüsler, son 30 yılda teknolojinin gelişmesiyle saptanabildi. Diğer yandan, virüsler evrim geçiriyorlar ve yepyeni virüsler olarak yeni hastalıklar yapmaya başlıyorlar. En hızlı evrim yapan virüs, influenza. Belki de Darwin çağımızda yaşasaydı bir virolog olmayı tercih edecekti. Çünkü virüsler en fazla sayıda mutasyon yapan, evrime en yatkın ajanlardır. İnfluenza virüsü, hiç beklemediğimiz bir zamanda değişik bir hastalık ile karşımıza çıkıyor.
Küresel ısınma, dolayısıyla kuraklık, sorumlu tutulan etkenlerden. Globalleşme diğer faktör. Bu hem insanlar arası ve insan-hayvan arası temasların artmasına, virüsün oradan oraya taşınmasına yol açıyor. Uçakla vektör sivrisineğin ya da fasulye çuvalındaki bir başka hastalık taşıyan canlının taşınması hiç zor değil. Bazen seyahat sırasında bulaşıyor bu virüsler, bazen de başka yollarla. Örneğin kargoyla veya ulaşım araçlarıyla taşınan sivrisineklerle uzak bölgelere ulaşıyorlar. Zika virüsü bunlardan biri. Aslında ilk kez 1947’de Uganda’da Zika ormanında izole edildi. Bir çeşit sivrisinek aracılığıyla bulaşıyordu. Yıllarca sessiz kaldı. Derken 2007 Nisan’ında Pasifik Okyanusu’ndaki Yap Adaları’nı ziyaret edenlerde döküntü, eklem ağrıları ve şişliği ve konjonktivitle kendini göstererek yeniden ortaya çıktı. Chikungunya virüsü, 3 yıl önce İtalya’nın sayfiye yerleşiminde saptandı. Kaynak, Hindistan’tan gelen bir ziyaretçiydi. Bu kişi beraberinde bir de sivrisinek getimişti. Bu sinek türüne üzerindeki çizgilerden dolayı kaplan veya pijamalı sivrisinek de denilmektedir. Chikungunya sözcüğü İngilizce karşılığıyla tavukları çağrıştırsa da, virüsün tavuklarla ilgisi yoktur. Swahili dilinde iki büklüm demektir. Hastalık başlangıçta oldukça ağrı seyirli olduğu için bu isim yakıştırılmıştır.
Yeni Virüslerin Ortaya Çıkma Nedenleri
| Teknolojik gelişmeler |
| Vahşi yaşam alanlarına yakınlaşma |
| Ormanların parçalanması |
| Yoksulluk |
| Küresel ticaretin artması |
| Küresel seyahatlerin artması |
| Iklim değişikliği |
| Hızlı ve etkin çözümlerde gecikme |
| Sağlık sistemlerinin çökmesi, değişmesi |
Batı Nil Ateşi 10 Yıl Önce ABD’de, 2010’da Türkiye’de
Batı Nil Ateşi’nin ABD’ye girmesi hiç de zor olmadı. 1999’da 59 hastaya bu tanı kondu. 2002’ye gelindiğinde aynı tanı konan kişilerin sayısı 3000’i bulmuş, yayılmadığı toprak alanı neredeyse kalmamıştı. Batı Nil Ateşi, henüz birkaç ay önce ülkemize de girdi. Ağustos 2010’da Manisa’da bazı insanlarda santral sinir sistemi tutulumu ile seyreden ateşli bir hastalık görüldü, bir süre sonra Batı Nil Ateşi olduğu anlaşıldı.
Yeni enfeksiyonların önemli bir bölümünü keneler ve sinekler gibi vektörlerle bulaşan enfeksiyonlar oluşturuyor. Keneler ve sinekler gibi vektörlerle (artropod, eklembacaklı) bulaşan 500’ün üzerinde enfeksiyon etkeni var ve bunların 134’ü insanlarda hastalık yapıyor. Bu etkenlerin tanınması her zaman kolay olmuyor. Ülkemizde laboratuvar koşullarının eksiklikleri ve bilimin toplum içindeki değerinin daha az olması gibi zorlukları da eklersek bu etkenlerin saptanması bizim gibi ülkelerde daha da zor. Ama teknoloji ilerledikçe ve bilimsel bakış yaygınlık kazandıkça bu enfeksiyonlarla başedebileceğiz.
Yeni enfeksiyonların ortak özellikleri:
• Bu etkenler çevresel faktörlerle (iklim, konaklar, taşıyıcı vektörler vs.)yakından ilgili.
• Çoğu kez etkin tedavileri yok.
• Aşıları yok.
• Öldürücü olabiliyorlar.
• Ne zaman ve nerede salgın gelişebileceğini kestirmek zor.
Son 30 yılda en çok artış gösteren enfeksiyon hastalıkları, virüslerin neden olduğu, vektörlerle bulaşan zoonotik enfeksiyonlardır. Genellikle ilk görüldükleri yerlerden isimlerini alırlar, Batı Nil, Kırım ve Kongo, Nipah, Omsk, Kyasanur gibi. Epidemiyologların ülkeler coğrafyası hakkında bilgi sahibi olmaları gerekiyor.
Mücadele için Eğitim ve Araştırma
Dünya Sağlık Örgütü, yeni enfeksiyonlarla baş edebilmek için ulusal ve uluslararası düzeylerde farklı sektörlerin işbirliği içinde bilgi üretmelerini ve üretilen bilgi ve teknolojiyi paylaşılmalarını öneriyor. Bunun için, Dünya Sağlık Örgütü tarafından tüm ülkelerde altyapının geliştirilmesi için kapasite yaratılması, bu alandaki küresel ve ulusal kaynakların desteklenmesi ve bu amaçla bilim insanlarının yetiştirilmesi ve laboratuvarların kurulması gerektiği belirtiliyor. Ülkemizde de bir an önce, epidemiyolog, virolog ve moleküler biyologların ortak çalışacakları araştırma merkezleri kurulmalıdır.
ANNE SÜTÜ NE ZAMANA KADAR?
22 Aralık 2010 HABERmedical
Kategori: SAĞLIK
“Bebek mümkün olduğu kadar anne sütü ile beslenmelidir. Çünkü anne sütü, bebek daha anne karnında iken onu besleyen kana en çok benzeyen besindir” Buharalı İbni Sina (980 – 1037)…
Anne sütü, emzirme şekli ve yararları konularında Amerikan Hastanesi, Pediatri Bölümü’nden Dr. Aylin Şimşek bilgi veriyor.
Günümüzde bebeklerin doğumdan itibaren ilk atı ay boyunca yalnız anne sütü ile beslenmesi ve bu süre içinde su dahil hiçbir ek besin verilmemesi önerilmektedir. İlk altı ay tek başına anne sütü ile beslenme ardından, uygun ek besine devam edilerek yılda 1.3 milyon bebeğin ülümünü önlenebileceği hesaplanmaktadır. Hastalıkları önlemesi, maliyetinin çok düşük olması nedenleri ile anne sütü ile beslenme en yararlı, en ekonomik ve en çevre dostu beslenme biçimidir. Doğal beslenme olarak tanımlanan bu beslenme biçimi ile süt çocukların da başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere, birçok hastalığın görülme sıklığı azalmakta ve beyin gelişimi daha iyi olmaktadır. Anne sütü ile beslenenlerde ileri yaşlarada alerji, kanser, multil skleroz, ateroksleroz vb hastalıklar, alkolizm gibi süregen sorunlara daha az rastlanmaktadır. Emziren annelerde meme kanseri, yumurtalık kanseri, osteoproz ve anemi daha az görülmektedir. Hamilelik dönemlerinde anne adayı emzirme konusunda bilgilerilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Emzirme doğumdan yarım saat sonra başlamalıdır. Özellikle ilk haftada salgılanan kolostrum dediğimiz yoğun kıvamlı gelen süt yaşamsal önem taşır. Çünkü bağışıklığın oluşması için gereken tüm maddelerin transferi kolostrum sayesinde olmaktadır. Kolostrum aşı özelliği taşır ve benzeri üretilememektedir. “sütüm iyi değil” ve ya “yeterli sütüm yok” vaya “bebeğim artık emmek estemiyor” oldukça sık duyduğumuz cümlelerdir. Emzirme ile ilgili sorunlar genellikle geçicidir. Bununda beraber sağlıklı bebek açtır. Eğer bir anne bebeğinin artık memeyi istemediğini veya biberonu tercih ettiğini söylüyorsa sebep aranmalıdır.
Emrizmenin yararlarının anneye çok iyi açıklanması ve annenin suçlu hissetmesine neden olmadan emzirmenin yeniden başlatılması gerekmektedir. Bir çok hasta anne bebeğini hiçbir sakınca olmadan emzirebilir. Örneğin üst solunum yolu enfeksiyonu geçmez annenin bebeğini emzirmesinde sakınca yoktur. Aksine bu durumda annenin emzirmesi hastalık sırasında vücudunda yapılan antikorları bebeğe vermesi açısından koruyucudur. İshal geçirmekte olan anne bebeğini emzirebilir. Bebekler hastalandıklarında birçok besini redderken anne sütünü kolayca alırlar. Bu nedenle hastalanan bebekleri özellikle annelirden ayırmamaya özen göstermek ve anneleri de emzirmeye teşvik etmek gerekir. Bazı bebekler memeyi reddener ve bu durumda annede büyük strese neden olabilir. Anne istenmediğini, işe yaramadaığını düşünebilir. Bebekteki orta kulak iltihabı, burun tıkanıklığı, ağızının pamukcuk veya diş çıkarmadan dolayı acıması memeyi reddetmesine neden olabilir. Anneden ayrılma yeri bakıca ya da sık bakıcı değiştirme aile düzeninde değişiklik annenin adet görmesi veya annenin kokusundaki değişiklikte bebğin memeyi reddetmesine neden olabilir.
Memeyi reddetme durumunda anne bebeği kendine yakın tutmalı ve sık emzirmeye çalışmalıdır. Toplumda anne sütünün sadece ilk altı ay faydalı oludğu daha sonra bebeğin emmesinin faydasız olduğu görüşü oldukça yaygındır. Bu oldukça yanlış bir düşünce biçimidir. Eğer bugün bebekler ilk altı ayda sadece anne sütüyle beslense ve bu bebeklere altı aydan sonra iki yaşına kadar anne sütünün yanında besleyici gıdalar verilse her sene beş yaşın altındaki 1.5 milyon bebek ölümden kurtulacaktır. 2 yaşına kadar anne sütü alan bebeklerin ishal, zatüre ve benzeri hastalıklara yakalandıklarında hastaneye yatış oranlarının anne sütü almayanlara göre çok daha düşük olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF ve Amerikan Pediatri Akademisi anne sütü ile beslenmenin doğmudan hemen sonra anne sütü verilmesini ve emzirmenin altı aydan sonra uygun besin katviyeriyle iki yaş ve üzerine kadar devam etmesi önerilmektedir.
14 KASIM DÜNYA DİYABET GÜNÜ KUTLANIYOR
08 Kasım 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Tüm dünyada 2010 yılı için tahmin edilen diyabetli sayısı 285 milyona yükselmiş olup bu rakam bize dünya nüfusunun %6,6′sının diyabetli olduğunu ifade ederken bu sayının 2030 yılına kadar 438 milyona yükselmesi bekleniyor…
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) diyabetin her yıl küresel ölçekte gerçekleşen tüm ölümlerin %5′inin nedeni olduğunu, diyabeti olan insanların %80′inin düşük veya orta gelirli ülkelerde yaşıyor olduklarını ve bunların büyük çoğunluğunun yaşlı (65+) değil, orta yaşlı (45-64) olduğunu bildiriyor. DSÖ tahminlerine göre, acil olarak faaliyete geçilmezse gelecek 10 yılda diyabet kaynaklı ölümlerin %50 oranında artması bekleniyor.
Her yıl 14 Kasım’da kutlanmakta olan Dünya Diyabet Günü, diyabet dünyasının en önde gelen farkındalık kampanyası olmaya devam ediyor. Dünya Diyabet Günü tüm dünyada 160′ın üzerinde ülkede kutlanmakta ve milyonlarca insanı bu konu çevresinde biraraya getirirmeye devam ediyor. Bu kapsamdaki faaliyetler ile diyabetten etkilenen çocuklar ve erişkinler, risk altındaki topluluklar, sağlık çalışanları, sağlıkta karar vericiler ve medyada farkındalık oluşturulması amaçlanıyor. Dünya Diyabet Günü diyabet farkındalığı için güçlü bir ses oluşturmak için küresel diyabet toplumunu birleştiren bir etkinlik olarak öne çıkıyor.
Dünya Diyabet Günü her yıl diyabetle ilgili bir temanın altını çizerken, 2009-2013 yılları için ise “Diyabet Eğitimi ve Diyabetin Önlenmesi” teması ele alınıyor.
Türkiye’de Diyabet
Türkiye Diyabet Epidemiyoloji Araştırma Projesi (TURDEP I) verilerine göre ülkemizin erişkin toplumunda diyabet %7,2 (kadınlarda %8, erkeklerde %6,2); bozulmuş glukoz toleransı ise %6,7 sıklıkta görülmektedir. Aynı araştırma ülkemiz için hipertansiyon sıklığını %30, obezite sıklığını ise %22 olarak saptamıştır.
TURDEP-II çalışmasının ön raporuna göre göre Türk erişkin toplumunda diyabet sıklığının %13.7′ye ulaştığı görülmüştür.
Daha önceki çalışmanın aksine kentselde diyabet oranı biraz daha yüksek olmakla birlikte, TURDEP-II çalışmasına göre kentsel ve kırsal diyabet sıklığı arasında çok anlamlı bir fark kalmamıştır.
Bilinen diyabet ve yeni diyabet oranları birbirine yakındır (%45 ve %55).
Diyabet sıklığı erkeklerde kadınlarda hafifçe daha düşük bulunmuş olup kadın ve erkekler arasında çok anlamlı bir fark görülmemiştir.
EKHARF Çalışmasının 1997/98 taramasından 2004/05 yıllarına kadar izlenen kohortuna dair 2009’da yayınlanan verilerine göre, Türkiye’de 35 yaş üstü nüfusta diyabet prevalansı %11, 3 olarak tahmin edilmiş ve bunun 3,3 milyon kişiye karşılık geldiği hesaplanmıştır.
TEKHARF Çalışması 2009′a göre ülkemizde diyabetin artış hızı %6,7 olup bu, diyabetli popülasyonun 10-11 yılda ikiye katlanması anlamına gelmektedir.
Ulusal Hastalık Yükü çalışmasının mortalite verilerine göre diyabet, Türkiye’de ulusal düzeyde ölüme neden olan ilk 10 hastalık arasında %2,2 ile 8.sırada yer almaktadır; cinsiyetlere göre bakıldığında ise erkeklerde 11., kadınlarda ise 7. sırada ölüm sebebidir.
Ülkemizde önemli boyutta hastalık yükü oluşturan bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında diyabet önemli bir yer tutmakta olup bu yükün yakın gelecekte daha da artması beklenmektedir;
Türkiye Diyabet Kontrol Programı
T.C. Sağlık Bakanlığı bünyesinde,önceki yıllarda da, diyabetle programlı bir şekilde mücadele etme yaklaşımı paralelinde çalışmalar geliştirilmiş ve yürütülmüştür. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi ve Uluslararası Diyabet Federasyonunun girişimi ile geliştirilen ve 1989 yılında ilan edilen “St.Vincent Bildirisi” bölgemiz için bir diyabet stratejisi belirlemiş ve bu bildiri ülkemiz adına 1992 yılında imzalanmıştır. 1994 yılında Sağlık Bakanlığı önderliğinde “Ulusal Diyabet Programı” adı ile geliştirilen program uygulamaya konmuş, bu kapsamda diyabet poliklinikleri/merkezleri oluşturulup yaygınlaştırılmıştır. St.Vincent Bildirisinin 10. yıldönümüne denk düşen Beşinci Toplantısı 1999 yılında Sağlık Bakanlığı’nın evsahipliğinde İstanbul’da düzenlenmiş ve neticesinde “İstanbul Bildirisi” yayınlanmıştır. Bu süreç 2003 yılında revize edilmiş ve “Ulusal Diyabet-Obezite-Hipertansiyon Kontrol Programı” olarak düzenlenmiştir.
T.C. Sağlık Bakanlığı, 2009 yılı başından itibaren, diyabete yönelik mücadele ve diyabet hastalığının yönetimi politikalarını, DSÖ’nün ilgili strateji ve eylem planlarına paralel ve günümüzün mücadele tekniklerine uygun olarak yeniden düzenleme çalışması başlatmış bulunmaktadır. “Türkiye Diyabet Kontrol Programı” adı altında geliştirilmekte olan ülkemizin resmi diyabet stratejisi beraberinde, aşağıdaki beş ana başlıkta ilgili eylem planları hazırlanmıştır.
1. Diyabetin önlenmesi
2. Diyabetin ve komplikasyonlarının etkin tedavisi
3. Diyabetik yaşam kalitesinin yükseltilmesi
4. Çocukluk çağı diyabetinin kontrolü
5. Diyabet yönetimine destek sağlanan alanlarda güçlendirme
Sağlık Bakanlığı tarafından desteklenen, Sivil Toplum Kuruluşları’nca yürütülen çalışmaların bazıları;
* Türkiye Diyabet, Hipertansiyon, Obezite ve Endokrinolojik Hastalıklar Prevalans Çalışması (TURDEP-II)
* Anketlerin uygulanması Sağlık Bakanlığı personeli tarafından yapılmıştır.
* İleriye Dönük Kentsel ve Kırsal Epidemiyolojik Çalışma Türkiye Ayağı – PURE Çalışması (Prospective Urban and Rural Epidemiological Study: PURE)
* Diyabetik Ayak Tanısı Alan Vakaların Evde Takip Tedavi ve İzlenmesi Projesi – DIAFOOT
* Diyabet 2020: Vizyon ve Hedefler Projesi
* Türkiye Diyabet Kontrol Projesi/Diyabete Siz Yön Verin Kampanyası
* Diyabet ve Obezite Kursu
* Diyabet Sohbetleri Projesi
* Ulusal İnsulin Eğitim Programı
DOMUZ GRİBİ YÜZYILIN SALGINI MI, SKANDALI MI
12 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Dr. Wolfgang Wodarg domuz gribi salgını kampanyasının skandal olduğunu iddia etti.
Avrupa Konseyi Sağlık Komitesi Başkanı Wolfgang Wodarg domuz gribi kampanyasının yüzyılın en büyük sağlık skandallarından olduğunu ileri sürerek soruşturma açılmasını önerdi. Parlamenterler Meclisi acil toplantı kararı aldı..
Dünya kamuoyunu aylardır endişelendiren A(H1N1) virüsünün yol açtığı domuz gribi hastalığının bu işten milyarlarca dolar kar eden ilaç firmalarının bilinçli olarak abarttığı düzmece bir salgın olduğu iddia edildi. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Konsey’in Sağlık Komitesi Başkanı Wolfgang Wodarg’ın grip salgını kampanyasının yüzyılın en büyük sağlık skandallarından biri olduğunu ileri sürmesi üzerine acil toplanma kararı aldı.
Dr. Wogard’ın soruşturma açılması önergesi, hafif bir salgın olan domuz gribinin olduğundan abartılarak devletlerin büyük zarara uğratılmasında ilaç firmalarının rolünün araştırılmasını öngörüyor. Birçok ülke gibi İngiltere’de de hükümet, salgın korkusu doruktayken sipariş ettiği 1 milyar sterlin değerindeki ilaç ve aşıdan kurtulmanın yollarını arıyor. Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkeler de ellerindeki milyonlarca doz aşıyı satabilecek müşteriler bulmaya çalışıyor.
65 binlik tahmin 250’de kaldı
İngiltere’de Sağlık Bakanlığı’nın geçen yıl mayıs ayında domuz gribinden 65 bin ölüm olacağı yönündeki tahmini üzerine, grip ilaçlarının satışlarına sıkı önlemler getirilmiş, morglara hazır olmaları emredilmiş ve ordunun ilaç bulmak için çıkması olası ayaklanmalara müdahale edebileceği uyarısında bulunulmuştu. Ancak geçen hafta İngiltere’de domuz gribine yakalananların sayısı 5 binin altına düşerken toplam ölüm sayısı yalnızca 251’de kaldı.
Panik kuş gribiyle başladı
Dr. Wodarg’ın ifadesiyle 5 yıl önce başlayan kuş gribi salgınında kamuoyuna ekilen korku tohumlarıyla oluşturulan panik atmosferi, hükümetlerin gribe karşı Tamiflu ilacı stoklamaya ve milyonlarca dozluk aşı kontratları yapmaya itti, böylece ilaç şirketleri büyük kârlar elde etti.
WHO da işin içinde
Dr. Wogard’ın iddialarına göre büyük ilaç firmaları, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve diğer etkili sağlık kuruluşlarının içine kendi adamlarını yerleştirdi. Bilim insanlarını ve resmi görevlileri etki altına alan şirketler kamuoyunu alarma geçirip ilaç ve aşılarının satılmasını sağladılar.
WHO, salgın tanımını genişleterek tanımdan “çok sayıda insanın ölmüş veya hastalığa yakalanmış olması gerekir” ifadesini kaldırmıştı. Wogard bu değişiklikte ilaç firmalarının rolü olduğu görüşünde. Geçen yıl İngiltere’de hükümete domuz gribi aşısı konusunda danışmanlık yapan Sir Roy Anderson’ın salgından en çok kâr eden firmalardan biri aşı üreticisi GlaxoSmithKline’da da görev aldığı ortaya çıkmış ve bu kamuoyunda tartışılmıştı.
Dünya Bankası 70 milyon ölüm öngörmüştü
Resmi açıklamalara göre domuz gribinden dünyada gerçekleşen toplam ölüm sayısı 13 bin 663. Dünya Bankası salgının başında 70 milyon ölüm olabileceğini öngörmüştü. ABD’de yapılan tahminlerde de salgının bu ülkede 100 bin kişiyi öldürebileceği belirtilmişti. Kuzey Amerika kıtasında ölenlerin toplam sayısı 3 bin 500. Fransa’da ise salgında 30 bin kişinin ölebileceği tahmininde bulunulmuştu. Bu ülkede domuz gribinden ölenlerin sayısı şimdilik 233.
“BÜTÜN YASAKLAR, DEMOKRASİ KARŞITI DEĞİLDİR”
04 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Bir millekvekili tarafından “kapalı alanlarda sigara içimini yasaklayan” 4207 Sayılı Kanun’u değiştirmek üzere hazırlanan yasa teklifinin, TBMM komisyonlarına sunulması, Türk Toraks Derneği’ni harekete geçirdi…
Söz konusu yasa teklifinin yılbaşı arifesinde verilmesi, zamanlaması ile ilgili tartışmalar doğururken, Türk Toraks Derneği (TTD) ise konuyla ilgili olarak kamuoyunu bilgilendirmek üzere yazılı bir açıklama yaptı.
“4207 Sayılı Kanun,ülkemizde sigara içmeyen 50 milyon vatandaşımızın anayasal hakkı olan temiz hava soluma hakkını teslim ettiğini” belirten Türk Toraks Derneği açıklamasında, bazı yasaklar, toplumun düzeni ve insan sağlığı için gerekliliğine de dikkat çekilerek; “Alkollü araba kullanma, emniyet kemeri bağlamama, 18 yaşından önce evlenme, ehliyetsiz araba kullanma, fuhuş, silah ve sigara reklamı yapma, insan sağlığını bilerek tehdit altına sokma ve bilerek insan öldürme cürümlerinin yasak olması ne kadar gerekiyorsa, kapalı alanlarda sigara içmenin de aynı gerekçelerle yasaklanması zorunludur” denildi.
Dünya Sağlık Örgütü’nün, sigara tüketiminin azaltılması için önerdiği altı reçeteden biri olan “kapalı ortamlarda sigara içilmesinin yasaklanması” kurulanı uygulayan dünyadaki altıncı ülke olduğuna da dikkat çekilen açıklamada; “Tütün ve sigara kullanımı, ülkemizde yılda 100 bin kişinin canına mal olmaktadır. Bu kişilerden 17 bini, kendi sigara içmediği halde, sigara dumanını pasif olarak solumuş vatandaşlarımızdır.
Bugün aramızda olan 20 milyon sigara içicisinden 10 milyonu, hayatından 10-22 yıl kaybederek, erken yaşlarda ölecektir. Zorluklarla yetiştirdiğimiz insan kaynaklarımızı, sadece sigara nedeniyle kaybetmekteyiz. Sigara nedeniyle, 3 milyon akciğeri hasar görmüş (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastası), 4 milyon astımlı vatandaşımız türlü zorluklar ve nefes darlığı ile yaşamaktadır. Her yıl, çoğu sigara kullanımından ve pasif duman solumaktan oluşan 40 bin kanser vakası teşhis edilmektedir. Kanunun başarıyla uygulandığı ülkelerde, kalp krizlerinin %60 azaldığı görülmüş; otel, restoran, bar çalışanlarının daha az hastalandığı saptanmıştır” denilerek, “4207 Sayılı Kanun’un uygulanmasına itiraz etmenin, tüm bu hastalıkların ve yol açtığı ölümlerin devamını istemek” olduğu da ifade edildi.
4207 Sayılı Kanun’un, ikram endüstrisini zarara uğratmadığını, sadece tütün endüstrisinin kazancını azaltacağının da belirtildiği Türkiye Toraks Derneği açıklamasında; “Ülkemizde kanunun yürürlüğe girdiği 19 Temmuz’dan sonraki üç ayda, ikram endüstrisi gelirleri artmıştır. Merkez Bankası kayıtlarına göre; 2008–2009 üçüncü çeyreğinde gayri safi yurt içi hasıla % 3.3 düşerken, otel ve restoran sektöründe gelir % 5.2 artmıştır. Kapanan kahvehaneden çok, yeni kahvehane açılmıştır” denilerek, “kanunun, kamuoyunun % 87’si tarafından benimsendiğine ve desteklendiğine” de dikkat çekildi.
DOMUZ GRİBİ AŞISINDA ŞOK AÇIKLAMA
04 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Domuz gribi salgını nedeniyle milyonlarca insana aşı olun çağrısı yapan Dünya Sağlık Örgütü başkanının henüz aşı olmadığı ortaya çıktı…
DOMUZ GRİBİ 12 BİN 220 CAN ALDI
Dünya genelinde 11 bin 500 kişinin ölümüne yol açtığı kaydedilen Domuz gribi salgını konusunda en uzman kurum kabul edilen ve insanlara sürekli olarak aşı olmalarını salık veren Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) başkanı Margaret Chan’ın henüz Domuz gribi aşısı olmadığı ortaya çıktı.
Cenevre’de muhabirlere yaptığı açıklamada “Doktorlarıma nerede aşı olabileceğimi sordum” diyen Chan, tatilden henüz döndüğünü belirtti.
“Elbette aşı olacağını” söyleyen Chan, WHO’daki çalışanların çoğunun aşı olduğunu da ifade etti.
Geçen iki ayda çok sayıda ülke aşılama programlarını başlattı, ama aşılanma oranları beklendiğinden düşük oldu. Hatta Almanya bu ay başında elindeki aşıları başka ülkelere satabileceğini açıklarken, İsviçre, elindeki aşı stoğunu eritmek için gelişmekte olan ülkelere bir kısmını yollayacağını söyledi. (Hürriyet / 31.12.2009)
DOMUZ GRİBİNDE 2009’UN BİLANÇOSU 12 BİN ÖLÜ
04 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), bu yılın son bilançosunu açıklayarak, geçen haftadan bu yana A/H1N1 virüsünden 704 kişinin daha yaşamını yitirdiğini duyurdu…
6 bin 670 kişinin öldüğü, başta ABD ve Kanada olmak üzere Amerika kıtasının hastalıktan en çok etkilenen bölge olduğunu belirten DSÖ, salgının en fazla Orta ve Doğu Avrupa’da olduğunu vurguladı.
DSÖ, Avrupa genelinde ise en az 2 bin 422 kişinin A/H1N1 virüsünden öldüğünü bildirdi. (Dünya / 30.12.2009)
DSÖ: SALGIN SÜRÜYOR, DİZGİNLENMESİ BİR YILI BULABİLİR
04 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Dünya Sağlık Örgütü başkanı Dr. Chan, domuz gribi salgınının gerilemeye başladığını söylemek için çok erken olduğunu söyledi…
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) başkanı Dr. Margaret Chan, domuz gribi salgınının gerilemeye başladığını söylemek için çok erken olduğunu belirterek, salgını dizginlemenin daha bir yılı bulabileceğini bildirdi.
Chan, Cenevre’de yayımlanan Le Temps gazetesine verdiği demeçte, hastalığa yol açan A/H1N1 virüsünün ABD, Kanada ve kuzey yarımküredeki diğer bazı ülkelerde doruk noktasına ulaştığını belirtirken, ancak bütün ülkelerde henüz bu noktaya ulaşılmadığını ve hala uzun bir kış dönemi bulunduğuna işaret etti.
DSÖ başkanı, domuz gribi salgınıyla ilgili tedbiri sürdürmeye devam etmek gerektiğini düşündüğünü belirtti.
Kuş gribi virüsü H5N1′in yol açabileceği bir grip salgınına ise dünyanın hazır olmadığını kaydeden Chan, “Hiç tereddüt etmeden söylüyorum: H5N1 türü virüsün yol açacağı bir grip salgınıyla mücadeleye hiç hazır değiliz. Gerçekten dünyanın kuş gribi salgınıyla hiç karşı karşıya kalmamasını umut ediyorum” dedi.
Chan, domuz gribi salgınının 200′den fazla ülkede yayıldığını, laboratuvar tetkikleriyle doğrulanan ölü sayısının yaklaşık 12 bini bulduğunu belirterek, tam ölü sayısının tespitinin büyük olasılıkla iki yılı alacağını ifade etti. (Dünya / 29.12.2009)
DSÖ: DOMUZ GRİBİNDEN ÖLENLERİN SAYISI 11 BİN 516
03 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Hastalık, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da zirve yapmış durumda…
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünyada A/H1N1 virüsünün yol açtığı domuz gribi hastalığından geçen nisan ayından bu yana ölenlerin sayının 11 bin 516 olduğunu açıkladı.
DSÖ’den yapılan açıklamada, hastalığın Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da zirve yapmış göründüğü belirtilirken, Asya’da salgında gerileme eğilimi gözlendiği bildirildi.
Açıklamada, ABD ve Kanada’da virüsün hala yaygın bir biçimde görüldüğü, ancak hastaneye kaldırılma ve ölüm vakalarının düştüğü, virüsün hala yaygın bir biçimde bulaşıcı olduğu Avrupa’nın birçok ülkesinde virüsün etkinliğinin zirve yaptığı belirtildi. (Dünya / 24.12.2009)
DOMUZ GRİBİ AŞISI GEÇ GELMEDİ
03 Ocak 2010 HABERmedical
Kategori: Genel Haberler, HABERLER
Yorumlar Kapalı
Akdağ, Türkiye’nin aşıya en erken ulaşan ve uygulamaya başlayan ülkelerden biri olduğunu belirtti…
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Türkiye’nin Avrupa’daki ülkeler arasında aşıya en erken ulaşan ve uygulamaya başlayan ülkelerden biri olduğunu, dolayısıyla “aşının geç ithal edildiği” iddiasının doğru olmadığını bildirdi.
Akdağ, MHP Hatay Milletvekili Turan Çirkin ve CHP Edirne Milletvekili Bilgin Paçarız’ın, domuz gribi ile ilgili yazılı soru önergelerini ayrı ayrı yanıtladı.
Recep Akdağ, domuz gribi nedeniyle toplam 43 milyon doz pandemik A (H1N1) gribi aşısının teminine yönelik alım bağlantısının yapıldığını bildirdi.
Aşılanması gereken gruplar belirlenirken, pandemik gribe daha sık yakalanan kişiler ile hastalığı ağır şekilde geçirme ve ölümle sonuçlanma ihtimali yüksek olan grupların ön plana alındığını belirten Akdağ, getirilmesi düşünülen aşı miktarının, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), ABD Hastalık Koruma ve Kontrol Merkezi (CDC) ve Avrupa Hastalık Korunma ve Kontrol Merkezi (ECDC) gibi salgın ve hastalıklar konusunda deneyimli kurumların önerileri doğrultusunda, Pandemi Bilim Kurulu tarafından belirlendiğini kaydetti.
Domuz gribinde tüm toplumun risk altında olmakla birlikte; 50 yaş altındaki nüfusun hastalığa yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu belirten Akdağ, “50 yaş altındaki nüfusumuz yaklaşık 58,6 milyondur. 50 yaş üzerinde olup kronik hastalığı bulunanlarla bu sayı yaklaşık 64 milyona ulaşmaktadır” dedi.
Aşı ile ilgili yapılan bağlantının, bir sigorta işlemi olduğunu ifade eden Akdağ, 43 milyon dozun tamamının alınmak zorunda olmadığından, toplam maliyetin temin edilecek aşı miktarına bağlı olacağını bildirdi.
Elde aşı kalmasının söz konusu olmayacağını belirten Akdağ, “Risk grubunda olan kişilerin aşılamaları gönüllülük esasına göre yürütülmektedir. Bakanlığım risk grubunda bulunan vatandaşlarımızı bilgilendirme çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdürmektedir” dedi.
“En etkili korunma yöntemi aşılanmadır”
Akdağ, salgının yaygın olduğu dönemde bulunulması nedeniyle dünyadaki genel yaklaşım doğrultusunda, her grip benzeri hastalığı olandan numune alınmadığını belirtti. Akdağ, hastalığın yayılmasını önlemek için hangi tedbirlerin alındığına ilişkin soruya da şu yanıtı verdi:
“17 Aralık tarihi itibariyle, ülkemizdeki laboratuvar teyitli 12 bin 316 pandemik gripli vakası tespit edilmiştir. Grip benzeri hastalık ve poliklinik başvurularına ait istatistikler değerlendirildiğinde; gerçek vaka sayısının çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Halen bütün illerimizde bu hastalık görülmüş durumdadır. Aynı tarih itibariyle 458 vatandaşımız hayatını kaybetmiş bulunmaktadır.
Pandemik A (H1N1) gribine karşı en etkili korunma yöntemi aşılanmadır. Aşılamanın yaygınlığı salgın hızını azaltan en önemli tedbirdir.
El yıkama diğer birçok bulaşıcı hastalıkta olduğu gibi grip hastalığının da kendimize, çocuklarımıza ve yakınlarımıza bulaşmasını engelleyebilir. Ancak bu tedbirin nihai bir tedbir olmadığını, geçici bir korunma aracı olduğunu unutmamak gerekir.
Hasta kişilerle korunmasız temastan kaçınmak, hastayken gerekli olmadıkça ev dışına çıkmamak, gerekirse tıbbi maske kullanmak, öksürük ve hapşırma esnasında tek kullanımlık mendil kullanmak ve mendile ulaşılamayan hallerde kol içine hapşırmak, hastalığın toplumda yayılmasını geciktiren diğer önemli tedbirlerdir.
Bu tür kişisel korunma önlemleri, hastalığın yayılma hızını azaltarak aşılama için zaman kazandırmaktadır.
Ülkemizde 2006 yılından bu yana Ulusal Pandemi Planı çerçevesinde tüm sağlık kurumlarımız gerekli hazırlıklarını yapmış durumdadır.”
Seyahat kısıtlamasına gerek yok
Akdağ, 43 milyon doz pandemik A(HINI) gribi aşısının, hastalıktan en çok etkilenen risk grupları, hastalığın topluma yayılmasında önemli rolü olan öğrenciler ile toplumsal hizmetlerin aksamadan sürdürülmesi için görev yapan kamu personelini aşılayacak miktar olduğunu belirterek, Türkiye’nin Avrupa’daki ülkeler arasında aşıya en erken ulaşan ve uygulamaya başlayan ülkelerden biri olduğunu, dolayısıyla “aşının geç ithal edildiği” iddiasının doğru olmadığını kaydetti.
Salgın tehdidinin ortaya çıktığı Nisan ayından itibaren, hastalığın Türkiye’ye sirayetini engellemek ve yayılımını önlemek için alınan tedbirleri anlatan Akdağ, kamu kurumlarından yurt dışına görevli olarak çıkanlara yönelik bir kısıtlamanın söz konusu olmadığını vurguladı. Akdağ, DSÖ tarafından da herhangi bir seyahat kısıtlamasına gerek olmadığının bildirildiğini kaydetti. (Dünya / 23.12.2009)



