TÜRKİYE'NİN MEDİKAL HABER PORTALI

YAŞAM BİÇİMİNİZ DOĞURGANLIĞINIZI ETKİLİYEBİLİR

24 Şubat 2011 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Bulent_UrmanSağlıklı yaşam biçimi davranışları, sadece herhangi bir hastalık ya da rahatsızlığı önlemeye yönelik olmayıp, bireyin genel sağlık ve iyilik durumunu iyileştirmeyi amaçlayan davranışlardır. Fertiliteyi olumsuz etkileyen değiştirilebilir alışkanlıklar, davranışlar ya da durumlar olarak en fazla üzerinde durulan konular; sigara içme, obezite, zayıflık, egzersiz, alkol, kafein, çevresel zararlı maddeler, stres, anne yaşı ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardır…

Yaşam biçimimizin doğurganlık üzerindeki etkileri hakkında, Amerikan Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölüm Başkanı Doç.Dr. Bülent Urman bilgi veriyor.

Sigara içme:
Sigara doğurganlığı ve YÜT tedavisini en fazla etkileyen yaşam biçimi faktörlerinin başında gelmektedir. Sigara içenlerde infertilite riskinin normal populasyona göre 1,6 kat fazla olduğu bildirilmektedir. 1-4 yıl erken menopoz ile ilişkili olduğu, yumurta gelişimi,yumurtlama, döllenme ve embriyonun erken gelişimi üzerine olumsuz etkilerinin bulunduğu, hatta gebeliğinde sigara içenlerde bebeğin ilerideki doğurganlık yeteneğinin azaldığı belirtilmektedir. Yardımcı üreme teknikleri ile tedavide sigara içenlerde, aynı sayıda embriyo transfer edildiğinde bile gebelik oranının %50 daha az olduğu ve gebelik için yaklaşık 2 kat fazla siklusa gerek olduğu bildirilmektedir. Aynı zamanda yumurta gelişiminin uyarılması (ovulasyon indüksiyonu) tedavisine cevap daha kötü olmaktadır. Erkek sigara içtiğinde mikro enjeksiyon (ICSI) ve tüp bebek (IVF) şansı azalmaktadır. Tedavideki pasif içicilerin de benzer risk altında olduğu bildirilmektedir.

Obezite:
Obezite kadınlarda yumurtalık üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, adet düzensizliği, adet görmeme, yumurtlama ile ilgili sorunlar, erkeklik hormon düzeylerinde artış, kız çocuklarında ilk adetin erken olması, polikistik over sendromu, düşük riskinde artış, yardımcı üreme tekniklerinde düşük gebelik oranları gibi sorunlara neden olarak doğurganlık şansını düşürmektedir. Gebelik öncesi kilosu 80 kg ve üzeri ya da (Beden Kitle İndeksi- BKİ >25) olanlarda gebelik için beklenen zamanın iki kat fazla olduğu bildirilmektedir. Obez erkeklerde ise sperm sayısı %20 daha az olduğu ve sperm kalitesinin bozulduğu belirtilmektedir.

Obezitenin yardımcı üreme teknikleri tedavisi üzerinde de olumsuz etkileri olduğu gösterilmiştir. Yumurtalıklarda yumurta gelişiminin uyarılması için daha fazla dozda ilaca gereksinim vardır. Yetersiz folikül gelişimi nedeniyle daha sık siklus iptali olabilir (normalde %5; obezlerde %25). Daha az sayıda yumurta elde edilir. Gebelik için denenen siklus sayısı artar. İlk siklustan canlı doğum oranı BKİ > 27 ise yaklaşık % 33 azalır. Bu kişilerin %50’sinde ilk 3-6 siklusta, %75’inde ilk 9 siklusta gebelik oluşur. Bel/kalça oranındaki her 0.1’lik artışın siklus başına gebelik oranını % 30 azalttığı bildiren araştırmalar bulunmaktadır.

Zayıflık
Fazla kilolar kadar aşırı zayıflığın da fertilite üzerinde olumsuz etkileri bulunmaktadır. BKİ<19 olan kadınlarda gebelik için beklenen zamanın 4 kat daha fazla olduğu ve gebelik için ortalama 29 ay bekledikleri bildirilmiştir. Gebelik için beklenen bu süre normal BKİ’li kadınlarda 6,8 aydır. Erkekte ise BKİ < 20 olduğunda sperm kalitesinin azaldığı bulunmuştur. Aynı zamanda kadınlarda zayıflığın gebelikte bebekte gelişim geriliği ve gebelik kayıpları ile ilişkili olduğu görülmüştür.

Egzersiz
Sağlıklı beslenme ile birlikte düzenli egzersizin genel sağlık durumunu iyileştirdiği ve normal kilonun korunmasını sağladığı düşünülmektedir. Egzersizin insülin duyarlılığı arttırarak ve yumurtalık fonksiyonlarını düzenleyerek gebelik şansını yükselttiği iddia edilmektedir. Farklı egzersiz düzeylerinin doğurganlık üzerine etkisi araştırmalarda net olarak gösterilememiştir. ABD’de ilk IVF siklusuna alınan 2,232 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada 1-9 yıl süreyle haftada 4 saati aşan egzersiz yapan kadınlarda daha fazla olumsuz IVF sonuçları olduğu bulunmuş ve infertilite sorunu olan çiftlerde egzersizin haftada 4 saati geçmemesi önerilmiştir.

Kafein
Kafeinin fertilite üzerine etkisi son zamanlarda çok araştırılan konulardan biridir ancak sonuçları tartışmalıdır. Normal, sağlıklı bir yetişkinde orta düzeyde kafein alımının risk oluşturmadığı belirtilmektedir. Ancak, doğurgan çağdaki kadınlar risk grubu kabul edilmekte ve günde 300 mg ↑ önerilmemektedir. Günde 7 ve ↑ fincan kahve ya da çay tüketiminin doğurganlığı olumsuz yönde etkilediği bildirilmektedir.

Alkol
Haftada 7-8 bardak alkolün doğurganlığı belirgin şekilde azalttığı, hatta haftada bir bardak alkol alındığında bile alkol içmeyenlere göre döllenme şansının azaldığı bildirilmiştir. Yumurtalık fonksiyonunun olumsuz etkilendiği ve bebekte kromozom anomali riskini yükselttiği belirtilmektedir. Yapılan bir araştırmada haftada 1-5 bardak alkolün fertiliteyi %100’den % 61’e, haftada >10 bardak ve üzerinin fertiliteyi %34’e düşürdüğü bulunmuştur. Ayrıca alkolün düşük riskini arttırdığı düşünülmektedir.

Çevresel Zararlı Maddeler
Çevremizde sıklıkla bulunan birçok kimyasal maddenin doğurganlık, gebelik kayıpları ve kusurlu bebek doğurma ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Pestisit (tarım zehiri) ve solventlere (temizlik ve yağ çözücü maddeler, boya ve boya çıkarıcılar, yapıştırıcılar ve kozmetikler vb maddelerde bulunur) maruz kalmanın sperm sayısını %40 azalttığı belirtilmektedir. Yüksek ısı maruziyeti nedeniyle kaynakçılık, sperm sayısında azalma için risk oluşturmaktadır.

Stres
Stres hormonlar üzerine, sinir sistemi ve bağışıklık sistemine etki ederek doğurganlığı etkileyebilmektedir. Stresin YÜT üzerindeki etkileri oldukça fazla araştırılan konulardan biridir. Ancak stres nedenini, düzeyini tanımlamak ve ölçmek zordur. Stresin toplanan yumurta sayısını ve gebelik oranı azalttığı gösterilmiştir. Yumurta toplama ve embriyo transferi gibi stresli anlarda, adrenalin düzeyi fazla olan kişilerde gebelik oranının azaldığı ve gevşeme/stresle başetme programlarının gebelik oranlarını yükselttiği şeklinde araştırma sonuıçları mevcuttur.

İleri Yaş
Eğitim, kariyer, ekonomik nedenler ve evlilik anlayışındaki değişiklikler gibi faktörlerle son 30 yılda kadınlarda ilk doğum yaşı giderek artış göstermiştir. İleri yaş infertilite için önemli bir risk faktörüdür. Doğurganlık 35 yaşa kadar yavaş bir azalma gösterirken, bu yaştan sonra hızlı bir düşüş göstermektedir. Benzer şekilde YÜT tedavisinde de, klinik gebelik oranı, transfer edilen embriyo başına canlı doğum oranı anlamlı şekilde azalmaktadır.

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar
Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, tüplerde yapışıklıklara neden olarak infertiliteye yol açabilir. Hazneyi yıkama (vaginal duş) alışkanlığının da enfeksiyon, dış gebelik ve infertiliteye neden olabildiği gösterilmiştir. Yukarıda sıralandığı gibi doğurgan çağdaki kadın ve erkeklerde fertiliteyi olumsuz etkileyen birçok değiştirilebilir davranışsal risk faktörleri bulunmaktadır. Bireyler fertilite ile ilgili bu risk faktörlerinin, özellikle de yaşam biçimlerine bağlı olan ve değişime uygun olan bu faktörlerin farkında olmalıdır.

Çoğu kadın bu risklerin farkında olmayabilir ya da yanlış bilgi sahibi olabilir. Çiftler, sigarayı bırakma, alkol içmeme, kafeini azaltma, stresle başa çıkma, kilo verme gibi önlemlerle tedavi sonucunu olumlu yönde etkileyebilir.

İDRAR KAÇIRMA ‘CİNSEL İSTEKSİZLİK’ NEDENİ

08 Kasım 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Kadınlarda sıklıkla 50-60′lı yaşlarda ortaya çıkan, ancak sık doğum yapan genç kadınlarda da görülen idrar kaçırma sorunu ciddi bir problem. Yapılan bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre her 5 kadından birinin hayatının bir döneminde bu sorunla karşı karşıya kaldığını belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Gürkan Arıkan, vajinada oluşan sarkma ve aşırı hassasiyet nedeniyle cinsel isteksizliğin de ortaya çıktığını belirtiyor…

İdrar kaçırma sorunu hakkında merak edilenler hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Gürkan Arıkan, bu konuda sorularımızı yanıtladı:

Kadınlar bu sorunu hekimlere anlatabiliyor mu?

Bu sorunla karşılaşan kadınların çoğunluğunun aktif olarak sorulmadıkça doktoruyla paylaşmadığı söylenebilir. Çok doğum yapmış ve ailevi riski yüksek olan kadınlarda doğum sonrası genç yaşlarda bile görülebiliyor. Aynı şekilde bağ dokusu zayıf olan sarışın veya açık tenli kadınlarda daha sık ortaya çıkabiliyor. Açık tenlilerde, vücudun formunu tutan bağ dokusu ve idrar kesesinin kapanmasını sağlayan kas dokusunun yapısı, doğum gibi travmatik olaylardan sonra esmerlere göre daha çabuk zedelenebiliyor. Bu hasar da form bozukluklarının yanısıra, idrar tutumama gibi fonksiyon bozuklukları da yaratabiliyor.

İdrar kaçırmanın kaç tipi vardır?

Başlıca 3 tipi olduğunu söyleyebiliriz.

URGE (sıkışma tipi): Sinir hassasiyetinden kaynaklanıyor.
Stres tipi: İdrar kesesini kapatan kasların hasarıyla oluşuyor.
Karma tipi: Her iki faktör de etkili oluyor.

İdrar kaçırma başka hangi nedenlerle oluyor?

İdrar kaçırmada vajinal dokudaki sarkmaların yapısının iyi tanımlanması gerekiyor. Bazen bu sarkmalar idrar kaçırma tedavileri sonucunda da ortaya çıkabiliyor. Sarkmalar bazen idrar kaçırmaya neden olabilecek rahatsızlığı gizleyebiliyor.

İdrar kaçırma şikayetleri bazen de genital bölgedeki rahatsızlıklardan değil de, bazı ilaçlardan kaynaklanabiliyor. Bu ilaçların da iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Depresyon, bazı kalp ve tansiyon ilaçları bu şikayetleri ortaya çıkarabiliyor. Bu ilaçlar daha çok sinir hassasiyetini artırıyor. Anatomik bozukluktan kaynaklanan idrar kaçırmalarda, sorunun araştırılması bir uzmanlık alanıdır. Dolayısıyla şikayetini ifade etmesine rağmen gerekli tedavi imkanı sunulamayan bir hasta grubunun varlığını da inkar edemeyiz.

Kaç çeşit tedavi yöntemi uygulanıyor?

Cerrahi tedaviden mümkün olduğunca kaçınarak hastalara bazı tedaviler uyguluyoruz. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1-Özel Egzersizler: Her türlü tanı konulan idrar kaçırma tipinde genital bölgeye özgü bazı egzersizler veriyoruz.

2-Yaşama İlişkin Öneriler: Mesane kaslarını çalıştıran egzersizlerin dışında gündüz bol, gece az su içmelerini öneriyoruz.

3-Elektro Simülasyon Tedavileri: Bu tedavide cihazlarla elektrotlar takılıp o bölgedeki kasların gücü ve sıkılığı artırılıyor. Bu tedavinin ilk birkaç ay her gün uygulanması gerekiyor.

Cerrahi tedavi nasıl yapılıyor?

Ameliyat dışı yöntemler faydalı değilse hormon tedavisi uygulanarak bir hazırlık tedavisi yapılır. Hazırlık tedavisinden sonra stres ya da karışık tip idrar kaçırmaların ameliyat edilmesi gerekir. Şu anda 10’dan fazla cerrahi yöntemle idrar kaçırmanın tedavisi mümkündür, yöntemler hala geliştirilmektedir.

İdrar kaçırma sorununun cerrahi tedavisinde en çok uygulanan TVT (Tension Free Vajinal Tape) adı verilen bir yöntem. Bu yöntemde vajinal ön ve arka duvarların yeniden inşa edilmesi (rekonstrüksiyon) ve rahmin alınmasına kadar uzanan değişik ameliyatlar kombine ediliyor. Bu yöntemde vajinanın ön duvarında uygulanan 1,5 cm’lik kesi ile 4-6 cm uzunluğunda prolen bant kemik dokuya doğru idrar borusunun altından geçirilerek yerleştiriliyor. Bantın yerleştirildiği bölge ve bantın pozisyonu, direnci ayarlanmalıdır, cerrahın tecrübesi burada büyük önem taşıyor. Kullanılan sentetik bant vücuda rahatlıkla uyum sağlıyor, anatomik bozukluğu kısmen düzeltiyor, idrar borusunu kapatan kasları kontrol eden kasların fonksiyonun düzenlenmesini sağlıyor.

Ameliyat sonrası sarkma, hassasiyet gibi etkilerden kaçmak için doktor kontrolünün 6 aylık aralıklarla yapılması önemlidir. Genel anestezi ile büyük kesiler yapılanlara göre bu ameliyatın başarı oranının daha yüksek olduğu tesbit edilmiştir. Yaklaşık 10-15 yıllık çalışmaların incelenmesi sonucunda hastaların idrar kaçırma şikayetlerinin uzun yıllar ortaya çıkmadığı izlenmiştir. Bunun dışında ileri derece sarkmalarda anatomik yapının iyi değerlendirilmesi ve uygun yöntemle yeniden inşasında en doğru yöntemin seçilmesi de bir uzmanlık alanıdır. Bu nedenle hastaların alanında uzman hekimlere başvurması büyük önem taşıyor.

KÜÇÜCÜK BİR DELİKTEN BÜYÜK BİR AMELİYAT

03 Mart 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Fatih GucerSağlık teknolojisindeki gelişmeler cerrahi tekniklerinde de büyük kolaylık sağladı. Başlangıçta basit ameliyatlarda uygulanabilen laparoskopi (hastanın karından küçük delikler açılarak ameliyat edilmesi) günümüzde rahim kanseri ve rahim ağzı kanseri gibi zor ameliyatlarda da başarıyla kullanılabiliyor…

Laparoskopi yöntemiyle, 1 cm’lik bir delikten 5-6 cm’lik bir kisti çıkarmanın mümkün olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç.Dr. Fatih Güçer şu bilgileri veriyor:

“Hastalar, küçücük bir delikten büyük bir kisti nasıl çıkartabildiğimizi merak ediyor. Kisti, karın duvarından içeri yolladığımız “endobag” isimli bir torba yardımıyla çıkartıyoruz. Özel bir kilitlenme sistemi olan bu torba, içerisine kist konulduktan sonra kilitleniyor. Biz de, torbanın içinde hapsolan kistin içine ufak bir enjektör sokuyoruz. Enjektör aracılığıyla kistin içindeki sıvıyı aldığımız zaman, o kist büzüşüyor, çapı da doğal olarak küçülüyor ve 1-2 cm.’ye iniyor. Böylece kisti rahatlıkla çıkartabiliyoruz.”

Kadın hastalıkları uzmanlarının bir avantajının da vajen olduğunu dile getiren Doç.Dr. Fatih Güçer rahimin alınması ameliyatında doğal bir boşluk olan vajenden yararlandıklarını söylüyor.

Hekimin deneyimli olması çok önemli

Laparoskopik ameliyatta sürenin, cerrahın tecrübesine bağlı olduğunu anlatan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç.Dr. Fatih Güçer, bu konuda şunları söylüyor:

“Teknik olarak zorlayan bazı vakalar olabilmekte ama ortalama ameliyat süresi olarak bakıldığında laparoskopik ameliyatların açık ameliyatlardan daha uzun olduğunu söyleyebiliriz. Bu, dünyanın her yerinde böyle. Bir de tabii cerrahın tecrübesi arttıkça, ameliyat süresi de azalmakta. Laparoskopik rahim alma ameliyatının ortalama süresi açık ameliyattan 15 dakika kadar daha uzun olabiliyor.”

Ameliyat sonrası ağrı minimuma iniyor

Doç.Dr. Güçer, laparoskopik cerrahi yönteminin birçok avantajının olduğunu belirterek artık birçok hastaya laparoskopik cerrahi önerdiklerini söylüyor. Yöntemin her hastaya uygulanabileceğini de dile getiren Doç.Dr. Güçer şunları söylüyor:
“Bu cerrahın tecrübesine, kendine ve ekibine güveniyle ilgili. Biz birçok hastaya laparoskopik cerrahi önermekteyiz. Çünkü bu yöntemle ameliyat sonrası duyulan ağrı minimuma iniyor. Hasta, ameliyattan kısa bir süre sonra hareket edilebiliyor. Hastanede kalış süresi, dolayısıyla da işe başlama ve normal hayata dönüş süresi kısalıyor, estetik olarak da iyi sonuçlar elde ediliyor.”

ADETİM GECİKTİ YOKSA HAMİLE MİYİM?

23 Şubat 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Ebru Fusun IsikKadınlarda çeşitli nedenlere bağlı alarak adet gecikmesi yaşanabiliyor. Uzmanlar yılda bir iki kez adet gecikmesinin normal karşılanabileceğini, ancak düzensizliğin iki üç ay devam etmesi durumunda hekime başvurulması gerektiğini belirtiyor. Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Ebru Füsun Işık, adet gecikmesinin ne zaman ciddiye alınması gerektiğini anlattı…

Normal adet döngüsü (siklüs) bir kadında 21-35 gün arasında değişmektedir. Bir adet siklüsünün 35 günden uzun sürmesi durumunda adet gecikmesinden bahsediliyor. Ancak çok sık karşılaşılan bir durum olan adetlerin birkaç gün gecikmesinin bir sorun olarak algılanmaması gerekiyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Ebru Füsun Işık, yılda bir iki kez adet gecikmesi olabileceğini beliterek, adet düzensizliğinin iki üç ay devam etmesi durumunda hekime başvurulması gerektiğine dikkat çekti.

Adet gecikmesinin bir çok nedeni olabilir. Hormonal faktörler, üreme organları ile ilgili hastalıklar, stres gibi yaşam koşulları, ağır egzersiz veya aşırı kilo alıp verme adet gecikmesine neden olabilir. Op.Dr. Işık, adet gecikmesinin nedenleri arasında en sık görülenin yumurtanın geliştiği folikülün çatlamaması olduğu söyleyerek şu bilgileri verdi:

“Aslında kadınların birçoğu yılda bir siklüs yumurtanın çatlamaması gibi sorunlar yaşayabilirler. Fizyolojik olan bu durum pek çok kez birkaç günlük adet gecikmesine yol açtığı için kadınlar tarafından fark edilmez. Adet gecikmesinde ilk olarak akla gelmesi gereken şey ise gebeliktir. Adet gecikmesi fizyolojik olan bu durumlar dışında yumurtalıklarda gelişebilecek endometriozis kistleri, yumurtalıkların iyi ve kötü huylu tümörleri gibi patolojik kistik oluşumlarda da görülebilir. Bazı hormonal denge bozukluklarında da ilk belirti adet gecikmesi şeklinde olabilir. Bu grup hastalıklar çok çeşitlidir ve karmaşık bir yapı içerisinde olabilirler. Bunlar içerisinde en sık rastlananları ise polikistik over sendromu, tiroid bezi fonksiyon bozuklukları ve süt hormonu olarak bilinen prolaktin hormonu salgı bozukluklarıdır. Bu hormon bozuklukları arasında adet düzensizliklerine en sık yol açan durumu ise polikistik over sendromu oluşturuyor.”

Tanı ve tedavi önemli

Adet düzensizlerinde tanı, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından muayene ve ultrasonografi yöntemi ile konuyor. Ayrıntılı olarak yapılacak olan hormon profili analizi de tanının en önemli parçasını oluşturuyor. Bazı hormon metabolizması bozukluklarında hekim ilave birtakım tahlillere ve testlere başvurabiliyor. Hatta röntgen filmi ve bilgisayar tomografi de tanı için gerekebiliyor.

Op.Dr. Işık, tedavi yöntemleri ve tedavi edilmemesi durumunda ortaya çıkabilecek riskler konusunda da şunları söyledi:

“Tedavi şekli, bulunan patolojiye göre değişir. Tiroid hormonu yetersizliğine bağlı durumlarda tiroid hormonu verilir. Prolaktin hormonunun yüksek düzeyde salgılandığı durumlarda, salgılamayı kesici ilaçlar verilir. Polikistik over sendromunda ise sadece kilo vermeyle bile adetler düzene girebilir. Ayrıca progesteron hormonu veya doğum kontrol haplarıyla da tedavi mümkün olabiliyor. Sürekli östrojen hormonu etkisi altında kalan rahim içini döşeyen endometrium tabakası her ay düzenli dökülüp adet kanaması şeklinde atılmadığı için sürekli kalınlaşır. Uzun yıllar içersinde bu durum rahim kanseri oluşumu riskini artırır. Ayrıca adet gecikmeleri tedavi edilmezse gebelik oluşumu gecikir veya gerçekleşmez. Adet gecikmesine neden olan yumurtalıkta kistik bir durum söz konusu ise tedavisi gecikmiş olur.”

ARTIK NORMAL DOĞUM TERCİH EDİLİYOR

20 Şubat 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Nuri CeydeliDoğum yaklaştıkça anne adaylarını en çok düşündüren konulardan biri de doğumu nasıl yapacağı sorusudur. Anne adaylarının sezaryen mi yoksa normal doğum mu yapacaklarına ilişkin karar süreçlerinde en önemli yardımcıları hekimleri oluyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Nuri Ceydeli, anne adaylarının karar verme sürecinin nasıl olması gerektiği hakkında bilgiler verdi…

Uzun maraton bitmek üzeredir ve anne adayının doğumun nasıl gerçekleşeceği yönünde bir karar vermesi gerekiyor…
Bu zor karar verilirken, doğum tecrübeleri, yakın çevrenin aktardıkları, gebeliği takip eden hekimin tecrübesi ve önerileri gibi birçok faktör etkili oluyor.

Doğum yöntemi ile ilgili son sözün, beklenti, duygu ve isteklerine bağlı olarak annede olacağını belirten Anadolu Sağlık Merkezi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Nuri Ceydeli, doğum şeklini herhangi bir tıbbi gereklilik olmaması halinde anne adayının belirlemesi gerektiğini dile getiriyor. Op.Dr. Ceydeli, doktorun bu zor kararda anne adayına her iki doğum şeklinin de avantaj ve dezavantajlarını anlatması önemli olduğunu belirterek “Doktor hastanın aklındaki tüm sorulara cevap vermektir. Doktor bu süreçte karar verici değil sadece hastayı destekleyici olmalıdır. Normal doğum yapmak isteyen bir hastayı zorla sezaryen yapmak veya tam tersi sezaryen olmak isteyen bir hastayı normal doğuma zorlamak doğru değildir. Eğer gerçekten tıbbi olarak sezaryen olmak gerekiyorsa veya normal doğumu zorlayacak veya engelleyecek bir sorun varsa hastaya bu durum için detaylı bilgi verilmelidir. Aksi takdirde, yani herhangi bir sorun yoksa normal doğum konusunda özendirilmelidir. Bu özendirme konusunda çok hassas davranılmalıdır. Hem bebek sağlığı, hem anne sağlığı mutlaka gözetilmelidir” diye konuşuyor.

Normal doğum mu sezaryen mi?

Doğum tercihleri yıllar içinde farklılık gösteriyor. 1980′li-90′lı yıllarda sezaryen doğum daha ön plana çıktı. 1990′lı yılların ikinci yarısından sonra tekrar normal doğuma yönelim yaşandı. Anne adayları bilgilendikçe, bilgiler paylaşılabilir hale geldikçe normal doğum daha popüler hale gelmeye başladı. Avrupa ve Amerika’daki normal doğum-sezaryen oranları Türkiye’deki ile genellikle ters yönde gelişiyor. Örneğin Amerika’da sezaryen doğum oranı maksimum yüzde 10-15 civarında iken Türkiye’de %80′ler düzeyinde bulunuyor.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Nuri Ceydeli normal doğum ve sezaryen karşılaştırmasına ilişkin olarak şunları söyledi:

“Normal doğum sayesinde hastanın günlük hayatına dönmesi daha kolay. Sezaryen gibi bir ameliyat olmadığı için doğum sonrası iyileşme süreci daha hızlı. Emzirme dönemi daha hızlı başlıyor. Ameliyatın getirdiği cerrahi riskler alınmıyor. Bir miktar kanama riski ve bebeğin stres altında kalması olasılığı fazladır ama kabul edilebilir düzeydedir. Zaman ilerledikçe ve halk bilinçlendikçe normal doğum oranları modern toplumlarla aynı oranlara doğru yükselmesi bekleniyor. Aynı zamanda doktorların buna olan inancı arttıkça ve sağlık politikaları toplumu ve hastaneleri bu duruma özendirdikçe oranlar değişecektir. Zorunlu sezaryen yapılması gerekliliği olmadıkça anne adaylarının normal doğum için mutlaka özendirilmelisi gerekiyor. Sınırlı sayıda sezaryen gerekliliği dışında, normal doğum hasta için uygunsa mutlaka birinci tercih olarak değerlendirilmeli. ”

Hangi durumlarda sezaryen gereklidir?

Tabii ki doğum şeklini belirlerken bebeğin kilosu, anne karnında yerleşim şekli, plasentanın yeri, annenin kemik yapısının uygunluğu çok önem taşıyor. Bir de ne kadar değerlendirme yapılırsa yapılsın doğum dinamik bir süreç. Yani doğum eylemi başlamadan kişinin doğumunun kolay mı yoksa zor mu olacağını öngörmek çok kolay değil. Bu sebeple herhangi bir engel durum yoksa normal doğum eyleminin başlamasını mutlaka beklemek gerekiyor.

Op.Dr. Nuri Ceydeli sezaryenin gerekli olduğu durumlar hakkında şu bilgileri verdi:

“Hastanın ağrıları başladıktan, suyu geldikten veya kanaması olduktan sonra doğum eylemi başlamış demektir. Sonraki aşamada belirli aralıklarla yapılan muayenelerde rahim ağzının durumu ve bebeğin başının ilerlemesi birlikte değerlendirilerek doğumun nasıl olacağı anlaşılabilir. Normal doğum yapmak isteyen hastalara bu şansın mutlaka tanınması gerekiyor. Normal doğum eylemi süresince sabırlı ve soğukkanlı olmak hem doktor hem de aile yakınları önemli. Çünkü normal doğum süreci uzundur, ağrılar başladıktan sonra hemen birkaç saat içinde doğum genellikle olmaz. Oysa aile bireyleri doğumun hemen ve mümkün olduğunca az ağrılı olması yönünde bir beklenti içinde oluyorlar. Böyle bir beklenti oluşunca normal doğumu yönlendirmek zorlaşıyor. Doğumun doğal akışını izlemek gerekiyor. Zaten bu akış içinde herhangi bir aksilik olursa doktor bilgi verecektir. Biraz çaba ile normal doğumun keyfine varılabilir ve bebek ile en doğal karşılaşma gerçekleşebilir. Doğum aşamasında doktor tabi ki tıbbi bilgisini kullanır ama asıl görev anne adayına düşüyor. Anne adayı eğer doğru zamanda doğru tavrı sergilerse doktorun yardımıyla doğum gerçekleşiyor. 4000 gr. üzeri bebek ağırlığı, çoğul gebelikler, plasenta previa gibi bebeğin eşinin duruş bozuklukları, makat prez., baş-pelvis uygunsuzluğu, çeşitli vajinal aktif infeksiyonların varlığı, normal doğuma engel olabilecek anneye ait hastalıklar sezaryenle doğumu gerektiriyor. Ancak bu liste giderek kısalıyor. Böylelikle gelecekte normal doğumun hak ettiği yeri kazanacağına inanıyorum”.

ÇALIŞAN KADINLARI BEKLEYEN TEHLİKE

17 Şubat 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

AydinAriciGünümüzde kadınların çocuk planlarını kariyerlerinden sonraya ertelemeleri doğurganlıklarını olumsuz etkileyebiliyor. Ancak doğurganlıkta tek belirleyici etken yaş değil. Kilo dengesinden, çevre koşullarına kadar birçok faktör doğurganlığı etkileyebiliyor…

ÇALIŞMA HAYATINDA GÜÇLENEN KADININ DOĞURGANLIĞI AZALIYOR

Bundan 50 yıl önce Türkiye’de, hatta Batı ülkelerinde ekonomi veya çalışma hayatı içerisinde kadınların rolü daha azdı. Ancak günümüzde birçok kadın, kariyerinde ilerledikten sonra çocuk sahibi olmayı tercih edebiliyor. Bu nedenle son yıllarda kadınların doğurganlığında azalma olduğu söylenebilir. Yaşın yanı sıra kilo da doğurganlığı etkileyen faktörlerden biri. Hem testisler hem de yumurtalıklar kilo durumundan olumsuz yönde etkileniyor. Aşırı kilo kadınların düzensiz yumurtlamasına, aşırı zayıflık da hiç yumurtlamamasına neden oluyor. Dolayısıyla en doğrusu ideal vücut ölçülerinde olmak.

Toplumda birçok etkenin doğurganlığı olumlu ya da olumsuz etkilediğine inanılıyor. Bunların bir kısmında doğruluk payı var, bir kısmı ise yanlış. Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof.Dr. Aydın Arıcı, doğurganlık üzerinde etkisi olduğuna inanılan faktörler ve bunların ne derece doğru olduğu hakkında bilgi verdi.

Cinsel ilişki zamanı doğurganlığı etkiliyor

İlişkinin en güzeli spontan bir şekilde gerçekleştirilenidir. O yüzden bir çifte ne sıklıkla ilişkiye gireceğini bir hekim söyleyemez. Bununla birlikte kadın için, 10, 12, 14 ve 16 günlerin hamilelik açısından uygun olduğu söylenebilir. Ancak bu konunun çiftler arasında stres yaratmaması gerekir.

Kadınların bir yılda hamilelik şansı özel gün hesabıyla artırılabilir

Bir yılda hamilelik şansı, 35 yaşından genç kadınlarda ortalama yüzde 80′dir. O nedenle 35 yaşından genç çiftlerde bir yıldan önce hamilelik oluşmamışsa paniğe kapılmamalarını tavsiye ediyoruz. Eğer 28 günde bir adet gören bir kadınsa normal olarak 14. günde yumurtlama olmasını bekleriz. Yumurta maalesef sadece 24 saat yaşayabilir. Bu süre içerisinde spermle buluşursa embriyo haline geçer ve bebek gelişir. Spermle buluşamamışsa kendiliğinden yok olur. Sperm ise kadın vücudunda, iyi sperm parametreleri varsa ilişkiden sonra 48 saat kadar yaşar. Hatta çok iyi sperm parametreleri varsa ve ortam da uygunsa bu süre 72 saate kadar çıkabilir. Yani 14. gün gibi bir yumurtlama bekleniyorsa, bunu biz adetin başladığı günü birinci gün kabul ederek sayıyoruz. Bu da demek oluyor ki, adetin ilk gününden sonra 14. gün en çok beklenen yumurtlama günüdür. Sperm de 48 saat yaşadığına göre. Biz kabaca 10. günden itibaren gün aşırı ilişkiyle hamilelik şansının en yüksek seviyeye ulaşacağını tahmin ediyoruz.

Bazı pozisyonlar gerçekte döllenmeyi kolaylaştırır

Rahmin anatomik yapısına bağlı olarak bazı pozisyonlar döllenmeyi kolaylaştırır. Ancak her kadının anatomisi farklı olabileceği için, herkes için geçerli tek pozisyon yoktur. İlişkiyi takiben en canlı ve hareketli spermler 5-10 dakikanın içinde rahme geçmiş olurlar. Bunun ötesinde daha uzun süre yatarak beklemenin sağlayacağı bir avantaj yoktur.

Modern yaşam üremeyi etkiler

Modern yaşamın en önemli sonuçlarından birisi olan stres doğurganlığı olumsuz etkiliyor. Stres altında yaşamsal organlar öncelik kazanıyor. Üreme organları yaşamsal önem taşımadıkları için ikinci plana atılıyor. Bunu vücut bilinçsiz olarak ayarlar. Üretken olmak için stres olan bir insan üretkenliğini de kısıtlamış oluyor.

Cep telefonu gibi elektronik cihazlar üremeyi etkiler

Tek bir alet zararsız olabilir ama günlük hayatta kullandığımız tüm cihazlar bir araya geldiğinde zararlarının olacağı aşikar. Dolayısıyla bu aletlerin mümkün olduğunca vücuda yakın tutulmaması gerekir. Bununla birlikte şu ana kadar cep telefonlarının üreme fonksiyonlarını etkilediğine dair kanıtlanmış bir bilgi bulunmuyor.

Çocuk sahibi olmayı ertelememek gerekir

Bir kadının gerek vücut yapısı olarak gerek yumurtalık üretimi olarak en sağlıklı olduğu yaşlar 20-35 yaş arasıdır. Ama sosyal ve ailevi nedenlerle hamileliği geciktirdiyse, bu mutlaka bir sorun olacağı anlamına gelmez. Böyle bir durumda belki biraz daha erken testler yaptırıp, bir an önce hamile kalınmaya çalışılır. Bir kadın hamileliğini en geç 40 yaşına kadar ertelemelidir, bu yaştan sonra hamilelik şansı ciddi bir şekilde azalmaktadır.