TÜRKİYE'NİN MEDİKAL HABER PORTALI

ANNE SÜTÜ NE ZAMANA KADAR?

22 Aralık 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Aylin Simsek“Bebek mümkün olduğu kadar anne sütü ile beslenmelidir. Çünkü anne sütü, bebek daha anne karnında iken onu besleyen kana en çok benzeyen besindir” Buharalı İbni Sina (980 – 1037)…

Anne sütü, emzirme şekli ve yararları konularında Amerikan Hastanesi, Pediatri Bölümü’nden Dr. Aylin Şimşek bilgi veriyor.

Günümüzde bebeklerin doğumdan itibaren ilk atı ay boyunca yalnız anne sütü ile beslenmesi ve bu süre içinde su dahil hiçbir ek besin verilmemesi önerilmektedir. İlk altı ay tek başına anne sütü ile beslenme ardından, uygun ek besine devam edilerek yılda 1.3 milyon bebeğin ülümünü önlenebileceği hesaplanmaktadır. Hastalıkları önlemesi, maliyetinin çok düşük olması nedenleri ile anne sütü ile beslenme en yararlı, en ekonomik ve en çevre dostu beslenme biçimidir. Doğal beslenme olarak tanımlanan bu beslenme biçimi ile süt çocukların da başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere, birçok hastalığın görülme sıklığı azalmakta ve beyin gelişimi daha iyi olmaktadır. Anne sütü ile beslenenlerde ileri yaşlarada alerji, kanser, multil skleroz, ateroksleroz vb hastalıklar, alkolizm gibi süregen sorunlara daha az rastlanmaktadır. Emziren annelerde meme kanseri, yumurtalık kanseri, osteoproz ve anemi daha az görülmektedir. Hamilelik dönemlerinde anne adayı emzirme konusunda bilgilerilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Emzirme doğumdan yarım saat sonra başlamalıdır. Özellikle ilk haftada salgılanan kolostrum dediğimiz yoğun kıvamlı gelen süt yaşamsal önem taşır. Çünkü bağışıklığın oluşması için gereken tüm maddelerin transferi kolostrum sayesinde olmaktadır. Kolostrum aşı özelliği taşır ve benzeri üretilememektedir. “sütüm iyi değil” ve ya “yeterli sütüm yok” vaya “bebeğim artık emmek estemiyor” oldukça sık duyduğumuz cümlelerdir. Emzirme ile ilgili sorunlar genellikle geçicidir. Bununda beraber sağlıklı bebek açtır. Eğer bir anne bebeğinin artık memeyi istemediğini veya biberonu tercih ettiğini söylüyorsa sebep aranmalıdır.

Emrizmenin yararlarının anneye çok iyi açıklanması ve annenin suçlu hissetmesine neden olmadan emzirmenin yeniden başlatılması gerekmektedir. Bir çok hasta anne bebeğini hiçbir sakınca olmadan emzirebilir. Örneğin üst solunum yolu enfeksiyonu geçmez annenin bebeğini emzirmesinde sakınca yoktur. Aksine bu durumda annenin emzirmesi hastalık sırasında vücudunda yapılan antikorları bebeğe vermesi açısından koruyucudur. İshal geçirmekte olan anne bebeğini emzirebilir. Bebekler hastalandıklarında birçok besini redderken anne sütünü kolayca alırlar. Bu nedenle hastalanan bebekleri özellikle annelirden ayırmamaya özen göstermek ve anneleri de emzirmeye teşvik etmek gerekir. Bazı bebekler memeyi reddener ve bu durumda annede büyük strese neden olabilir. Anne istenmediğini, işe yaramadaığını düşünebilir. Bebekteki orta kulak iltihabı, burun tıkanıklığı, ağızının pamukcuk veya diş çıkarmadan dolayı acıması memeyi reddetmesine neden olabilir. Anneden ayrılma yeri bakıca ya da sık bakıcı değiştirme aile düzeninde değişiklik annenin adet görmesi veya annenin kokusundaki değişiklikte bebğin memeyi reddetmesine neden olabilir.

Memeyi reddetme durumunda anne bebeği kendine yakın tutmalı ve sık emzirmeye çalışmalıdır. Toplumda anne sütünün sadece ilk altı ay faydalı oludğu daha sonra bebeğin emmesinin faydasız olduğu görüşü oldukça yaygındır. Bu oldukça yanlış bir düşünce biçimidir. Eğer bugün bebekler ilk altı ayda sadece anne sütüyle beslense ve bu bebeklere altı aydan sonra iki yaşına kadar anne sütünün yanında besleyici gıdalar verilse her sene beş yaşın altındaki 1.5 milyon bebek ölümden kurtulacaktır. 2 yaşına kadar anne sütü alan bebeklerin ishal, zatüre ve benzeri hastalıklara yakalandıklarında hastaneye yatış oranlarının anne sütü almayanlara göre çok daha düşük olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF ve Amerikan Pediatri Akademisi anne sütü ile beslenmenin doğmudan hemen sonra anne sütü verilmesini ve emzirmenin altı aydan sonra uygun besin katviyeriyle iki yaş ve üzerine kadar devam etmesi önerilmektedir.

2.GIDA GÜVENLİĞİ KONGRESİ İSTANBUL’DA YAPILDI

11 Aralık 2010 HABERmedical  
Kategori: Genel Haberler, HABERLER

Gida GuvenligiTarladan çatala dien yolculuğun doğruları yanlışları 2. Gıda Güvenliği Kongresi’nde tartışıldı…

“2.Gıda Güvenliği Kongresi” İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi’nde 9-10 Aralık tarihlerinde gıda güvenliği ile ilgili birçok güncel konunun ele alındığı bir buluşma noktası oldu. Ülkemiz ile Balkanlar, Türkî Cumhuriyetler ve Orta Doğu coğrafyasında ‘Gıda Güvenliği’ konusunda yapılan en büyük organizasyon haline gelen kongre, Gıda Güvenliği Derneği koordinatörlüğünde, gıda güvenliği alanında dünyanın en büyük mesleki organizasyonu olan IAFP-(Uluslararası Gıda Koruma Birliği) ve Tarım Bakanlığı işbirliği ile 23 meslek örgütü ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleştirildi.

Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına Samim Saner (2. Gıda Güvenliği Kongresi ve Gıda Güvenliği Derneği Başkanı), Prof.Dr. Necla Aran (Kongre Bilimsel Danışma Kurulu Başkanı ve İTÜ Gıda Mühendisliği Öğretim Üyesi) ve Prof.Dr. Ali Esat Karakaya (Kongre Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi ve Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğretim Üyesi) konuşmacı olarak katıldılar.

2. Gıda Güvenliği Kongre Başkanı Samim Saner kongreye yönelik olarak şu bilgileri paylaştı:
“Gıda Güvenliği Kongresinde iki gün boyunca toplam 10 oturumda, 11 yabancı ve 43 Türk olmak üzere toplam 53 uzman sözlü sunumlarıyla, 70 uzman da poster sunumlarıyla “tarladan çatala” bilgi ve deneyimlerini paylaşma imkanı bulacak. Kongre’nin en önemli özelliklerinden birisi, yerli ve yabancı akademisyenler, bürokratlar, tedarikçiler, üreticiler, perakendeciler, STK’lar ve tüketiciler olmak üzere tüm tarafları bir araya getirerek, tarafların birbirini daha iyi anlayabilmesini sağlayacak bir platform olanağı sunmasıdır. Tüm taraflar ancak birbirini daha iyi tanıdıklarında daha güçlü bir gıda güvenliği için ortak hareket edebilme, güçlerimizi birleştirebilme ve ortak aklı üretmenin fırsatını bulabileceğiz.”

Samim SanerEn büyük engel merdiven altı üretim

Ülkemizde Gıda Güvenliğinin sağlanmasının önündeki en büyük engellerden birisinin merdiven altı üretim olduğunu vurgulayan Saner, bunu engellemek için ise üç ayaktan oluşan bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu söyledi. Birinci ayakta gelen tüketicinin her şeyden önce kayıt dışı olan ürünleri almaması ve tercihini kayıtlı ve ambalajlı ürünlerden yana kullanması ve nerede olursa olsun tükettiği gıdalardaki gıda güvenliğini sorgulaması gerektiğini ifade eden Saner sözlerine şöyle devam etti: “İkinci ayakta ise üreticiler bulunuyor. ‘Tarladan çatala’ gıda tedarik zinciri içinde rol alan tüm üreticilerin gıda güvenliğine uygun bir şekilde üretim yapması ve son olarak da etkin ve doğru yapılanmış kamu denetim sistemi tarafından denetlenmesi gerekmektedir. GGD olarak en büyük denetçinin tüketici olduğunu, o nedenle tüketicinin bilinçlendirilmesinin önemini vurguluyor ve Tüketicinin bilgilendirilmesine yönelik çeşitli projeler düzenliyoruz. Gıda dedektifleri projesi, Gıda Güvenliği Kitapçıkları, GGD Tüketici Hattı, GGD web servisi gibi projeler GGD’nin projelerinden sadece bir kaçı.”

Anne sütü dahil sıfır kimyasal kirlilik taşıyan tek bir gıda yok

Toplantıda gıdalardaki kimyasal kirlilikler üzerine paylaşımda bulunan 2. Gıda Güvenliği Kongresi Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ali Esat Karakaya, üretimden tüketime kadar olan süreçte bini aşkın kimyasalın gıdalara bulaşma riski olduğunu belirtti. Karakaya, “Bugün Dünya’nın her hangi bir yöresinde sıfır kimyasal kirlilik taşıyan bir gıda bulmak mümkün değildir. Bir gıdanın en üst seviyede organik koşullarda yetiştirildiği varsaysak dahi bu gıdalara saklama koşullarına bağlı olarak mikotoksinler, pişirme koşullarına bağlı olarak da çeşitli kimyasal maddeler buluşabilir. Diğer bir deyişle anne sütü dahil sıfır kimyasal kirlilik taşıyan tek bir gıda yoktur” dedi.

Kanser ve kronik hastalık riskini arttırıyor

Gıdalara kaçınılmaz olarak bulaşan kimyasal maddelerinden bir bölümüne belirli miktarları aşan şekilde devamlı maruz kalınması durumunda başta kanser olmak üzere çeşitli kronik hastalıkların oluşma riskini arttırdıkları kanıtlamış bilimsel gerçekler olduğuna dikkat çeken Karakaya, bu risklerin bireysel olarak yönetilmelerinin mümkün olmadığını söyledi. Karakaya, “Bu riskler her ülkede bilim bazlı regülasyonlar yardımıyla gıda ve sağlık otoriteleri tarafından yönetiliyor. Gıda ve sağlık otoritelerinin hedefi bu riskleri ‘kabul edilebilir risk sınırları’ içinde tutmaktır” dedi.

Yıllar önce yasaklandı ama hala çevremizde izleri var

Gıdalara bulaşan kimyasalların bir bölümünin çevre kirliliğinin kaçınılmaz sonucu olduğunu ve bunlar arasında klorlu organik bileşiklerin ön sırada yer aldığını söyleyen Prof. Dr. Ali Esat Karakaya:
“Bu grup kimyasallardan bir bölümü DDT ve benzeri tarım ilaçları gibi bir zamanlar kullanılmış daha sonra yasaklanmış ancak kalıcı oldukları için hala çevrede izleri olan kimyasallardır. Dioksinler gibi bazı organik klorlu gıda bulaşanları ise yanma ürünleri olarak hala çevreye yayılmaktadırlar. Gıdalara yansıyan bir diğer önemli çevre kirletici grup ise ağır metallerdir. Gıdalardaki kimyasal kirliklerinin diğer bölümünü ise tarım ve veteriner ilaçları kalıntıları, ambalaj malzemelerinden gıdalara bulaşan kimyasallar, aflatoksinler başta olmak üzere mikotoksinler ve pişme işlemi sırasında oluşan benzopiren ve akrilamid gibi kimyasallar oluşturur. Gıdalardaki kimyasal kirliliklerin bilimsel yöntemlerle yönetilmemeleri durumunda çeşitli hastalıkların oluşumuna katkıda bulunarak insan sağlığını etkileyecekleri her geçen gün daha fazla bulgu ile kanıtlanmaktadır. Gıdalardaki bu kirliliklerin azaltılması için, gıdaları etkileyen bir faktör olarak çevre kirliliğin önlenmesinden, ‘tarladan çatala’ kadar olan sürecinin her aşamasında kimyasal kirliliklerin bulaşmasının engellenmesi gerekir” diyerek bilgi verdi.

Yaz aylarında gıda kaynaklı hastalık ve zehirlenme vakalarında artış oluyor

2. Gıda Güvenliği Kongresi Bilimsel Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. Necla Aran ise yaz aylarında gıda zehirlenmeleri vakalarında ki artış nedeninin hava sıcaklığının mikroorganizma gelişimi açısından uygun ortam sağladığından kaynaklandığını belirtti. Aran: “Mikroorganizmaların çoğunluğunun en hızlı geliştikleri sıcaklıklar 30-35°C’lerdir. Gerekli önlemler alınmadığı takdirde belli gıda grupları üzerinde mikroorganizmalar birkaç saat gibi kısa bir süre içinde çok yüksek sayılara ulaşarak gıda zehirlenmelerine neden olabilecek duruma gelebilmektedir. Mikroorganizmaların neden oldukları gıda zehirlenmeleri etken gıda maddesinin tüketimini takiben belli bir süre sonrasında mide bulantısı, ishal, kusma, ateş gibi belirtilerle ortaya çıkar ve kişinin direncine bağlı olarak genellikle 1-7 gün sürer. Hastalık belirtilerinin ortaya çıkması hastalık etkeni bakteriyi içeren gıdanın tüketiminden sonra genellikle 1 ile 3 gün içinde ortaya çıkmakla birlikte, bakteriyel zehirlenmelerde bu süre 30 dakika ile birkaç saat arasında da ortaya çıkabilmektedir. Mikroorganizmanın cinsine, sayısına ve kişinin bağışıklık sistemine bağlı olarak ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilmekte, kronik seyreden çeşitli hastalıklar gözlenebilmektedir” dedi.

Hayvansal gıdalar çok iyi pişirilmeli

Aran, çiğ etlerin, çiğ süt, çiğ yumurta, su ürünleri ve toprağa yakın temas halinde yetişen sebze-meyvelerin uygun koşullarda üretilmedikleri ve hazırlanmadıkları takdirde gıda zehirlenme vakalarının sıklıkla gözlendiği gıda grupları arasında yer aldıklarını belirtti. Aran, hayvansal kaynaklı gıda gruplarının çok iyi pişirildikten sonra tüketilmesi gerektiğini, bu gıdaların hazırlanmaları sırasında gıda güvenliği açısından belli sıcaklık derecelerine (75 – 85°C) ulaşılmasına dikkat edilmesinin önemli olduğunu söyledi.

Çiğ gıdalarla temas sonrası dezenfeksiyon önemli

Prof. Dr. Necla Aran ayrıca “Gıdalara dokunmadan önce, çiğ gıdalara ellendikten sonra, tuvalet kullanımı sonrasında eller en az 20 saniye süre ile sabunlu su ile iyice yıkanmalıdır. Çiğ gıdalarla özellikle et ile temas eden mutfak malzemeleri iş bittikten sonra deterjan, su ve fırça ile yıkanarak temizlenmeli, ardından dezenfeksiyon özelliğine sahip bir madde ile çalkalanmalıdır. Burada önemli olan husus çiğ et, balık ve tavuk gibi ürünlerin hazırlanmasında kullanılan kesme tahtaları, bıçak vb. malzeme dezenfekte edilmeden asla hemen tüketilecek gıdalarda kullanılmamalıdır” dedi.

Gıda Güvenliği Derneği koordinatörlüğü ve Uluslararası Gıda Koruma Birliği (International Association for Food Protection – IAFP) desteği ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Ambalaj Sanayicileri Derneği (ASD), Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği (BESD-BİR), Türkiye Gıda Sanayi İşverenleri Sendikası (TÜGİS), Tüketiciler Derneği (TÜDER), Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği (SETBİR), Türkiye Yem Sanayicileri Birliği (TÜRKİYEM-BİR) ve Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUM-BİR) paydaşlığında 9-10 Aralık 2010′da İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi’nde gerçekleştirilen “2.Gıda Güvenliği Kongresi”, paydaşlarına ilave olarak meslek odaları ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan 17 kurumun desteğini de alarak ilgili tüm tarafları aynı platformda buluşturdu.

Aralarında Uluslararası Gıda Koruma Birliği’nden (International Association for Food Protection – IAFP) David Tharp; Avrupa Gıda Bilim ve Teknoloji Federasyonu (European Federation of Food Science and Technology – EFFoST) geçmiş dönem başkanı ve Ljubljana Üniversitesi Biyoteknoloji, Mikrobiyoloji ve Gıda Güvenliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Peter Raspor; Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Otoritesi EFSA’dan Finn Sheye; katkı ve bulaşanların toksikolojik değerlendirmesinde en yetkili kurum olan JECFA’dan Annika Wennberg; IFS’den (International Featured Standards) Maria Thalmann, Avrupa Hijyenik Mühendislik ve Tasarım Grubu ( European Hygienic Engineering & Design Group – EHEDG) Başkanı Knuth Lorenzen’in da bulunduğu birçok yabancı uzmanın konuşmacı olarak katıldığı Kongre’de; Türkiye’den de gerek üniversitelerden, gerekse kamu ve özel sektör temsilcilerinden alanında uzman çok değerli kişiler de konuşmalarıyla yer aldı.

İki ana oturum, paralel oturumlar ve panelden oluşan Kongre programında Risk Analizi ve Gıdalardaki Kimyasal Bulaşanlar Açısından Risk Bazlı Limit Değerlerin Düzenlenmesi; Gıda Güvenliği ve Epidemiyoloji; Toplumda Gıda Güvenliği ve İletişim; Gıda Prosesleri ve Gıda Güvenliği, AB Müzakere sürecinde temel taşı niteliğinde olan 12.Gıda Güvenliği, Hayvan ve Bitki Sağlığı Politikası Faslı gibi güncel konular tartışılarak ve mutabakata varılan noktalar “Kongre Sonuç Bildirgesi” olarak kamuoyu ile paylaşılacak.

SAĞLIK HARCAMALARININ %3′Ü KANSER İÇİN

26 Kasım 2010 HABERmedical  
Kategori: Genel Haberler, HABERLER

Türkiye’de toplam sağlık harcamalarından kanser için ayrılan pay %3, kanser tedavi masraflarının doğrudan maliyeti ise yaklaşık 3.6 milyar TL…

arastirmaSağlık Bakanlığı, Türkiye’de sağlık harcamalarından 2.3 milyar euro’nun kanser tedavisine gittiğini, nüfusun yoğun olmasına bağlı olarak kişi başına kansere harcanan paranın az ve kanser tedavisi sonrasında sağ kalım oranlarının geç tanı konulmasından dolayı Avrupa ülkelerine kıyasla düşük olduğunu bildirdi.

İlaç sektörüyle ilgili araştırmalarda dünyanın önde gelen kuruluşları arasında yer alan i3 Innovus ile Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AİFD) desteğiyle, “Türkiye’de Hastaların Kanser İlaçlarına Erişimi” başlıklı rapor hazırlandı.

Bu konuda kapsamlı bir incelemenin ardından tamamlanan rapor, Stockholm İktisat Fakültesi’nden Prof. Bengt Jönsson, Karolinska Enstitüsü’nden Dr. Nils Wilking ve İ3 Innovus uzmanlarından Daniel Högberg tarafından hazırlandı.

Türkiye’de her yıl yaklaşık 160 bin kişiye kanser teşhisi konulduğu ve yaklaşık 100 bin kişinin de bu hastalıktan dolayı yaşamını yitirdiği belirtilen raporda, hala Türkiye’de erkekler arasında en yaygın kanser türlerinin akciğer, prostat; kadınlarda ise meme ve kolorektal kanserler olduğu ifade ediliyor. Raporda, tedavi sonuçlarıyla en az yüz güldüren kanser türleri ise akciğer, mide, kalın bağırsak ve rektum kanserleri olarak gösteriliyor.

Raporda, kanser vakalarının sayısı, bu vakalardaki ortalama yaşam süresi ve yeni kanser vakaları arasındaki ilişki incelendiğinde, Türkiye’de kanser tedavisinin Avrupa ülkelerindekine göre zorlukları bulunduğu, hastaların kanser tanısı konduktan sonraki yaşam sürelerinin Avrupa’daki hastalara kıyasla daha “kısa” olduğu belirtiliyor.

Raporda, kanserle savaşta hazırlayıcı faktörlerin ortadan kaldırılması (önleme), tarama ve erken tanı ile tedavinin birbirini tamamlayıcı olduğu vurgulanıyor. Raporda, şu sonuçlar dikkat çekiyor:

“Türkiye’de kanser tedavisinin sonuçları, karşılaştırılan Avrupa ülkelerinden çok daha geride bulunuyor. Bu durum, Türkiye’deki kanser hastalarının Avrupadakiler kadar yüksek bir sağ kalım şansına sahip olmadığının bir göstergesi olarak yorumlanabilir.

Sağ kalımı olumsuz etkileyen faktörler, geç tanı, tedaviye geç ulaşım, var olan tüm tedavi seçeneklerine Türkiye’deki erişim olanakları, ülkeye özgü kanser nedenleri (sigara tüketim oranı) ve genetik özellikler gösteriliyor.”

Raporda, 2002 yılı verilerine göre 5 yıllık kanser vakası sayısının en düşük olduğu ülkenin Türkiye olarak gösteriliyor.

arastirmaTürkiye’de kanser yaygınlığı Avrupa ülkelerinden az

AİFD yetkilileri, bu karşılaştırma yapılırken, genç nüfus nedeni ile Türkiye’deki kanser yaygınlığının hala Avrupa ülkelerinden az olduğunun unutulmaması gerektiğine dikkati çekiyor.

Rakamların düşük olmasının ardında bu faktörün rol oynadığı, ancak giderek yaşlanan nüfusla birlikte Türkiye’de de kanser vakalarının sayısının artacağı uyarısında bulunuyor. Bu bakımdan Türkiye’de kanser tedavi olanaklarının geliştirilmesi ve onkoloji ilaçlarına erişimin güçlendirilmesi gerektiğinin önemi vurgulanıyor.

Rapora göre, Avrupa ülkelerinde sağlık harcamalarında kanser harcamalarının payı, ortalama yüzde 6.3, kanser tedavisi için kişi başına ortalama harcama ise 148 euro olarak tahmin ediliyor. Kanser tedavisi sonuçlarının en yüksek olduğu Fransa’da ise bu rakam 205 euro. Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi daha düşük gelirli Avrupa ülkelerinde dahi sağlık harcamaları içinde kanser harcamalarının payı yüzde 3-5 düzeyinde bulunuyor. Polonya’da kişi başına kanser harcaması 41 euro, Macaristan’da 61 euro, Çek Cumhuriyeti’nde ise 72 euro.

Türkiye’de ise sağlık harcamalarının yüzde 3′ü kanser tedavilerine ayrılıyor. Türkiye’de kişi başına düşen kanser tedavisi harcamasının ise sadece 25 euro düzeyinde kaldığı öngörülüyor.

Raporda ayrıca, kanser tedavi masraflarının Türkiye’ye doğrudan maliyetinin 1.8 milyar euro (yaklaşık 3.6 milyar TL) olduğuna, üretim ve iş gücü kayıpları ile diğer dolaylı harcamalar göz önüne alındığında bu maliyetin katlanarak büyüdüğüne dikkat çekiliyor.

Yenilikçi ilaçların etkin bir şekilde kullanılmasıyla verimlilik ve iş gücü kaybının önlenerek, ekonomi için değer yaratılığı ve kamu kaynaklarının daha büyük bir maliyetten korunduğu hatırlatılıyor.”

Kanser tedavisine 2.3 milyar euro

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer de Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinin 13-14 Katrilyon lira olduğunu belirterek, “Bunun 2.3 milyar euro’su kanser tedavisine gidiyor. Bunun da çoğu kemoterapiye harcanıyor” dedi.

Türkiye’nin bu rakamlarla, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve İspanya’dan sonra Avrupa’da 6. sırada olduğunu ifade eden Tuncer, “Bizim nüfusumuz çok olduğundan, kişi başına kansere harcanan para düşüyor. Gayri Safi Milli Hasıla oranından hesaplama yapıldığında, dünyada kanser tedavisine ciddi para harcayan ülkelerden biriyiz. Hepsinden önemlisi Türkiye’de kanser tedavisine cepten ödeme gibi bir durum söz konusu değil. özel ve üniversite hastaneleri dahil, ülkemizde SGK ile anlaşma olduğunda kanser, cepten para ödemeden tedavi edilen bir hastalık. Bunların dışında koruma amaçlı olarak da çok ciddi çalışmalar yapılıyor ve önemli paralar harcanıyor” diye konuştu.

“hastaların yüzde 80′i geç evre tanı alıyor”

Türkiye’de kanser tedavisi sonrasında sağ kalım oranlarının, ilgili raporda belirtildiği gibi “düşük” olduğunu vurgulayan Tuncer, şunları kaydetti:

“Bizim, kanser hastalarının sağ kalım oranlarında kabul edilemez bir düşüklüğümüz var. Bunun en önemli nedeni, geç tanı. Ülkemizde yüzde 80 hasta, geç evrede kanser tanısı alıyor. Erken evre tanı alan hastaların sağ kalım oranları Avrupa ile aynı. Önemli olan geç tanı almamak. Bir ülkede geç tanı konulması, vatandaşın sorumluluğu değildir.

Bakanlık olarak tüm çabamız, daha erken dönemde tanı konulabilmesini sağlamak. Bunun için tarama programları, hastalığın belirtilerine karşı toplumda farkındalığı artırmaya yönelik çalışmaları yapıyoruz ve hekimlerimizi eğitiyoruz. Ülkemizde biz birinci ve ikinci basamakta geriyiz.

Dünyada en fazla sigara içen ülkelerden biriyiz. Bu da önemli bir etken. Dünyada akciğer kanseri görülme sıklığı azalırken biz de artıyor. Ülke olarak sigara ile savaşıyoruz, ama bazı kurumlar yavaş hareket ediyor.”

Sağlığa erişimin artmasına karşın, mevcut medikal onkolog sayısının yeterli olmadığına dikkati çeken Tuncer, bugünkü medikal onkolog sayısının 6 katına ihtiyaç olunduğunu söyledi.

Tuncer, Türkiye’de kanserli hasta sayısının giderek arttığını ifade ederek, 2030′da yarım milyon kanser hastasının öngörüldüğünü sözlerine ekledi.

BAZI VİRÜS VE BAKTERİLER KANSERE YOL AÇIYOR

05 Şubat 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Radyasyon, ultraviyole güneş ışınları, sigara, kanserojen maddeler içeren besinler, hava kirliliği, ağır metaller gibi bir çok faktör kansere yol açabiliyor. Artık bazı bakteri ve virüsleri de bu faktörlere eklemek gerekiyor. İnsan vücudunda uzun yıllar kalabilen ve insan hücrelerinde değişikliklere neden olabilen virüsler kansere yol açabiliyor. Ancak bu, virüslerin mutlaka kanser yapacağı anlamına gelmiyor…

Anadolu Sağlık Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Elif Hakko kansere neden olduğu bilinen başlıca mikroorganizmaların Ebstein Barr Virus (EBV), Human Papilloma Virüs (HPV), Hepatit virüsleri ve mide ülserine neden olan Helicobacter pylori bakterisi olduğunu belirterek şu bilgileri verdi:

“EBV aslında özellikle ergenlik çağındaki çocuklarda ‘öpücük hastalığı’ adıyla bilinen ateşli hastalığa neden olur. Genellikle iyi seyirli olan bu hastalık, tedavisiz, kendiliğinden iyileşir. Toplumun yüzde 80-90′ı bu virüsle hayatının bir döneminde karşılaşır. Bununla beraber EBV bazı lenfoma tiplerinin ve nazofarenks (yutak) kanserinin nedenleri arasında saptanmıştır. Human Papilloma Virus (HPV) ise daha çok genital siğillere neden olmaktadır. Bu virüs de EBV gibi toplumda oldukça sık görülür. Cinsel aktif her iki kadından biri hayatı boyunca mutlaka HPV ile karşılaşır. Çoğu zaman belirtisiz seyreden bu hastalık bazen genital bölgede deride ve mukozada siğillere neden olur ama bundan daha önemlisi özellikle kansere neden olduğu bilinen HPV tip 16 ve 18 ile oluşan enfeksiyonlarda herhangi bir enfeksiyon belirtisi olmayıp, yıllar sonra rahim ağzı kanseri olarak ortaya çıkabilir. Aynı şekilde anüs ve penis kanserlerinde de bu virüs saptanabilir. Ayrıca HPV’nin bazı tipleri larenks (soluk borusu) kanserlerine neden olmaktadır.
Hepatit virüsleri özellikle hepatit B virüsü (HBV) ve hepatit C virüsü (HCV) adından da anlaşılabileceği gibi hepatit etkenleridir. Karaciğerde enfeksiyona neden olarak sarılık yapabilirler. Akut veya kronik hepatite neden olabilirler. Akut enfeksiyon yani ani başlayan ve sarılağa neden olan hepatitler daha büyük oranda iyileşir. Oysa belirtisiz seyreden enfeksiyonlar genellikle kronikleşir ve yıllarca sessiz bir biçimde kalır. Kimi hastada öncelikle siroz yani karaciğer yetersizliği oluşur kimisinde ise doğrudan karaciğer kanseri gelişebilir.

Helicobacter pylori bakterisi mide ve on iki parmak ülserine neden olabiliyor. Genellikle iyi bir tedavi uyumuyla iyileşen bu hastalık bazı kişilerde kronik bir hal alıyor. Uzun yıllar Helicobacter enfeksiyonu ile yaşayan kişilerde mide kanseri daha sık olarak görülüyor. Bu nedenle Helicobacter saptanan hastalarda bunun tedavisinin yapılması oldukça yararlı.”

Yan faktörler hastalığın seyrinde önemli

Virüs veya bakterilerin yol açtığı rahatsızlıkların seyri her insanda farklı olabiliyor. Koşullara bağlı olarak virüs veya bakteriler kimi insanda basit bir enfeksiyona yol açarken, diğerinde kansere oluşabiliyor. Dr. Elif Hakko bu nedenle sağlıklı yaşam, doğru beslenme, stres ve sigaradan uzak durma gibi koşulları hayatımızın bir parçası haline getirmemizin önemine dikkat çekerek şu uyarılarda bulunuyor:

“Virüs ve bakterilerin yol açabileceği kanser vakalarından korunmakta Hepatit B ve HPV aşıları mevcut ve oldukça etkilidir. Hepatit B aşısı artık bebeklere 1. ayda yapılıyor ve 3 dozda tamamlanıyor. Ancak erişkinler de hayatlarının herhangi bir döneminde bağışık değillerse aşılanabiliyorlar. HPV aşısı, ideal olarak ilk cinsel deneyimini yaşamamış kız çocuklarına (genellikle 12-14 yaş) öneriliyor. Ancak bu da hepatit B gibi 50 yaş altı tüm kadınlara yapılabiliyor. Daha önce cinsel ilişkisi olmuş olsa bile bundan sonra karşılaşacağı HPV’ler açısından koruyucu etki ediyor. O da hepatit B gibi 3 dozda tamamlanıyor. Helicobacter’in aşısı yoktur ama antibiyotiklerle tedavisi mümkündür. Sağlıklı beslenme, düzenli uyku, stresten uzak kalma, spor yapma, alkol ve sigara alışkanlığının olmaması kişilerin bağışıklıkları güçlendireceği için bu tip virüslerin kanser yapmasını zorlaştıracaktır.”

AMERİKAN HASTANESİ RADYASYON ONKOLOJİSİ MERKEZİ AÇILDI

Yorumlar Kapalı

Amerikan Hastanesi ve M. D. Anderson Kanser Merkezi, kanser tedavisinde radyoterapi için gücünü, tecrübesini ve teknolojisini birleştirdi…

28 Ocak Perşembe günü, Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi, kanser tedavisinde A.B.D.’nin bir numaralı hastanesi seçilen M. D. Anderson Kanser Merkezi ile bilimsel işbirliği yaparak Radyasyon Onkolojisi Merkezi’nin açılışını gerçekleştirdi. M. D. Anderson Kanser Merkezi’nde uygulanan tedavi standartlarının, Türkiye’deki radyoterapi (şua tedavisi) gerektiren kanser hastalarına sunulması amacı ile kurulan Merkez, Amerikan Hastanesi’nin içerisinde hizmet veriyor.

Bu amaçla, M. D. Anderson ve Amerikan Hastanesi, Türkiye’de artan sıklıkta rastlanan akciğer ve göğüs kanseri gibi kanser tiplerine radyoterapinin gerektirdiği uzmanlık ihtiyacını karşılamak için güçlerini birleştirdi.
Amerikan Hastanesi Genel Müdürü Dr. Evren Keleş, merkeze yönelik olarak, “Amerikan Hastanesi, Türkiye’deki kanser hastalarına üstün medikal onkoloji ve onkolojik cerrahi hizmetleri sunmaktadır. Gelişmiş radyoterapi hizmetleri için M. D. Anderson ile yapmış olduğumuz işbirliği ile çıtamızı yükseltmeye ve kanser tedavisine ait tüm hizmetleri ülkemizdeki hastalara sunmaya devam edeceğiz.” yorumunu yapıyor.

“Kanser, Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de ölümcül bir sağlık sorunudur,” diyen M. D. Anderson Kanser Merkezi Başkanı Dr.John Mendelsohn, sözlerine şu şekilde devam etti: “Türkiye’deki kanser hastalarına en iyi radyoterapiyi sunmak için Amerikan Hastanesi ile güçlerimizi birleştirmekten gurur duyuyoruz.”

Merkez’in M. D. Anderson Kanser Merkezi’nde eğitim almış bir ekip tarafından yönetilmesi, radyasyon onkolojisinde Kuzey Amerika bakım standartlarının, Türkiye’de ilk defa tam olarak uygulanmasını sağlıyor. Tedavinin ilk gününden itibaren her hasta, hem Amerikan Hastanesi doktorları tarafından takip ve tedavi ediliyor; hem de M. D. Anderson Kanser Merkezi ekibi ile bilimsel ortamda konsülte ediliyor, böylece her iki kurumda da aynı bakım süreçlerinden geçiyor.
Mimari dahil, tüm tasarımın M. D. Anderson Kanser Merkezi standartlarında yapılandırıldığı Merkez’de, kanser hastalarının radyasyon onkolojisi tedavileri, son teknolojiye sahip aynı cihazlar ile uygulanıyor. Amerikan Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Bölüm Başkanı olmasının yanı sıra, Teksas Üniversitesi M. D. Anderson Kanser Merkezi Radyasyon Onkolojisi Bölümü Öğretim Üyesi de olan Doç. Dr. Uğur Selek tarafından yönetilen merkez, yılda 400 hastaya tedavi uygulayabiliyor.
Amerikan Hastanesi – M. D. Anderson Radyasyon Onkoloji Merkezi’nin, tüm bu özellikleri ile bir benzeri daha bulunmadığı gibi; sadece bir ismin paylaşılmasının çok önüne geçen Merkez, radyoterapi gerektiren kanser hastalarının tüm ihtiyaçlarını iki ekibin işbirliği ile tam olarak karşılayabiliyor.

M. D. Anderson Hakkında

Houston’da bulunan Teksas Üniversitesi M. D. Anderson Kanser Merkezi; kanser hastalarının tedavisi, kanser üzerine araştırma, eğitim ve kanseri önlemeye dair dünyanın en saygın merkezlerinden biri olarak nitelendiriliyor. M. D. Anderson, Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından seçilen sadece otuz dokuz Kapsamlı Kanser Merkezi’nden biri olarak çalışmalarını gerçekleştiriyor. U.S News and World Report tarafından her sene yayınlanan “Amerika’nın En İyi Hastaneleri” araştırmasında 2009 yılında ve son sekiz yılda altı kere birinci sırada yer almıştır. Ayrıca, M.D Anderson son 20 yılın en iyi iki kanser araştırma merkezinden biri olarak kabul ediliyor.

İSTENMEYEN BİRLİKTELİK: KANSER VE ENFEKSİYON

25 Ocak 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Kanser ile enfeksiyon yan yana gelince önemli kayıplara neden olduğu ve birçok değişik virüsün de farklı kanserlere yol açabildiği gözlemleniyor. VKV Amerikan Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü Prof. Dr. Fehmi Tabak, Hepatit B virüsünün sigaradan sonra ikinci sıradaki kanserojen olduğunu söylüyor…

Kanser enfeksiyon ilişkisi
Kanser hastalarını ikiye ayıracak olursak özellikle kan hücreleri ile ilişkili kanserlerde yani lösemilerde gerek hastalığa bağlı kemik iliğinin kanser hücreleri tarafından işgal edilmesi, gerekse hastalığın tedavisi için kullanılan ilaçların kemik iliğine zarar vermesi sonucu ortaya çıkan beyaz kan hücrelerinde, özellikle nötrofil adını verdiğimiz ve vücuda giren mikropları yakalayarak ortadan kaldıran hücrelerdeki azalma hastayı mevcut hastalığının olumsuz etkileri yanında bir de enfeksiyonlar ile karşı karşıya getirir. Bu hasta grubundaki kayıpların en önemli nedeni enfeksiyonlardır.

Diğer kanser türü olan böbrek, mide, meme, bağırsak ve akciğer gibi herhangi bir organda ortaya çıkan kanserlerde ise tümörün mekanik etkisi veya yine kanser ilaçlarına bağlı gelişen beyaz kan hücrelerinde azalmaya bağlı olarak gelişen enfeksiyonlar da vardır. Bu hastalardaki enfeksiyonların tedavisi nispeten daha kolaydır.

Olayın diğer boyutu ise herhangi bir mikroorganizmanın kansere neden olmasıdır. Bu konuda değişik virüslerin kan kanserlerine, Hepatit B ve C virüsünün karaciğer kanserine neden olduğu uzun yıllardır bilinmektedir. Son yıllarda ülser ve gastrite yol açtığı bilinen Helicobacter pylori isimli bakterinin mide kanseri ve mide lenfomasına yol açtığı gösterilmiştir.

Acaba hangi enfeksiyon ajanları kansere neden olabiliyor?
Bunları sayısı çok fazladır. Aşağıdaki tabloda bazı mikroorganizmalar ve yol açtıkları kanserler görülmektedir. Bu tabloya bakarak değişik etkenlere bağlı enfeksiyonları geçirenler veya halihazırda bu etkenleri taşıyanların gereksiz yere mutlaka kanser olacağım korkusuna kapılmalarının yersiz olduğunu belirtmek isterim. Etkenlere baktığımızda çoğu virüslerdir.

ETKEN YOL AÇTIĞI HASTALIK YOL AÇTIĞI KANSER
EBV İnfeksiyöz

Mono-Nükleoz

(Öpücük Hastalığı)

Bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda lenfomalar

Hodgkin hastalığı

Afrika’da Burkitt lenfoması

Nazofarenks kanseri

Nazal T hücreli lenfoma

Human Herpes Virus-8 ? Kaposi sarkomu
Human Papilloma Virüsleri (HPV) Genital siğiller Serviks (Rahim ağzı) kanseri
HCV Hepatit C enfeksiyonu Karaciğer kanseri
HBV Hepatit B enfeksiyonu Karaciğer kanseri
HIV AİDS Hodgkin dışı lenfomalar
HTLV-I Tropikal

spastik paraparezi

Myelopati

Yetişkinin T hücreli lösemi/lenfoması
Helicobacter pylori Mide-Duodenum ülseri Gastrit Mide kanseri

Mide lenfoması

Her hastada bu etkenlerin kansere yol açmadığını söylediniz. Bunu biraz daha açar mısınız?
Etkenlere baktığımız zaman özellikle Hepatit B virüsü (HBV) dünyada sigaradan sonra ikinci en sık kanser nedenidir. Tüm dünyada yaklaşık 400 milyon kişinin, ülkemizde de 3-4 milyon kişinin HBV’nü taşıdığı tahmin edilmektedir. Karaciğer kanserinin en sık olduğu bölgelere baktığımızda HBV taşıyıcılığının en sık olduğu Güney Doğu Asya ülkelerini görmekteyiz. Özellikle son yıllarda yapılan çalışmalarda kanda dolaşan HBV yükü ile doğru oranılı olarak karaciğer kanser riskinin arttığı gösterilmiştir. Yine kronik hepatit B ve C’nin etkili tedavisi ile karaciğer kanser riskinin de azaldığı gösterilmiştir. Ülkemizde de maalesef taşıyıcılık sıklığı yüzde 4-5 civarındadır. 3-4 milyon taşıyıcının çoğunluğu sağlıklı taşıyıcı olup, bunlarda karaciğer kanseri gelişme riski vardır. Fakat bu risk kronik hepatitlilere göre çok azdır. Ama yine de ülkemizde her yıl 3-4 bin kişinin karaciğer kanseri nedeniyle kaybedildiği tahmin edilmektedir. HBV enfeksiyonu açısından sevindirici bir olay bu hastalığın etkin olan bir aşısının bulunmasıdır. Bu özelliği ile hepatit B aşıları karaciğer kanserini de engelleyen bir aşı olma niteliğindedir. Ülkemizde her yenidoğanın aşılanması 10 yılını doldurmuştur. Aşılama oranları da yüzde 95’lerin üzerindedir.

Mide kanseri ve lenfomasına yol açan Helicobacter pylori açısından da toplumdaki dağılımına baktığımızda yaşla beraber arttığını, tüm toplumun 40’lı yaşlarda yüzde 40’ında, 50’li yaşlarda yüzde 50’sinde, 60’lı yaşlarda yüzde 60’ında bulunduğunu bilmekteyiz. Kişide bulunması mutlaka ülser ve gastrite yol açmadığı gibi mide kanserine de mutlaka neden olmamaktadır. Mide kanseri ve lenfoması bu bakteriyi taşıyanların çok çok azında ortaya çıkmaktadır.

Enfeksiyonlar neden ve nasıl kansere dönüşmektedirler?
Enfeksiyon ajanlarının yol açtığı kronik, uzun süren inflamasyon kanser gelişimine neden olmaktadır. Bu tür kanser gelişimine neden olan ajanlara Helicobacter pylori ve hepatit B ve C’yi örnek olarak gösterebiliriz. Virüsler genellikle hücrelerde büyümeyi, çoğalmayı sağlayan yolları aktive ederken, diğer taraftan tümör gelişimini baskılayan ürünlerin inhibisyonuna neden olurlar.

Antibiyotik tedavisi ile düzelen kanser var mıdır?
Helicobacter pylori’nin yol açtığı mide lenfoması bu bakteriyi ortadan kaldıran değişik antibiyotikler ile önemli ölçüde gerileyebilmektedir.

Kanseri aşı ile önleyebilir miyiz?
HBV’nün sigaradan sonra ikinci sıradaki kanserojen olduğunu söylemiştim. Etkili bir aşısı olması nedeni ile Hepatit B aşısı ile HBV’ne bağlı karaciğer kanserleri önlenebilir. Hanımlard serviks kanserine Human Papilloma virus (HPV) yol açabilmektedir. HPV aşıları da son yıllarda kullanıma girmiştir. Bu açıdan kanser önlemede kullanılan iki aşı bulunmakta ve bu iki aşı etkin olarak kullanılmaktadır.

KANSER TEDAVİSİNDE YENİ DÖNEM

04 Ocak 2010 HABERmedical  
Kategori: Genel Haberler, HABERLER

Yorumlar Kapalı

Kanser hastalarına kişiye özgü tedavi olanağı sağlayan Onkogram adlı laboratuvar metodunun daha da geliştirilmesiyle ilgili çalışmalar yürütülüyor…

Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Ulukaya, Türkiye’de ilk onkogram laboratuvarının UÜ’de 2006 yılında faaliyete geçtiğini hatırlattı.

Ulukaya, teşhisi aynı olsa bile her kanser hastasının moleküler düzeyde diğerinden farklı olduğunu, dolayısıyla aynı ilaçla ve yöntemle tedavinin herkeste başarılı sonuç vermeyeceğini belirterek, onkogramla bu sakıncaların ortadan kaldırılmaya çalışıldığını vurguladı.

Bu test kanser tedavisinde başarıyı artırıyor

Onkogramda yapılan analizlerle kişiye uygun ilaçların belirlenebildiğini, ancak bu testlerin oldukça pahalı olduğunu ifade eden Ulukaya, şunları söyledi:

“Bu test yöntemi ABD ve bazı Avrupa ülkelerinde kullanılıyor. ‘ATP-TCA’ olarak da isimlendirilen yöntemde, temel olarak kanserli hastadan alınan doku örneği, kültür hücresine dönüştürülüyor ve hastanın hangi kanser ilaçlarına karşı direncinin, hangilerine karşı duyarlılığının olduğu belirleniyor. Bu test kanser tedavisinde başarıyı artırmak için oldukça önemli. Bu yöntemle, kanser hastalarında gereksiz ilaç kullanımı olmayacağı için ilaçların yan etkileri de son buluyor.

Kanser tedavisinde kullanılan şimdiki yöntem, sonuçlarından tam emin olunamayan bir tedavi şekli. Onkolojik hastalıkların tedavisinde ülkenin harcadığı oldukça önemli bir bütçe var. Bu bütçenin yaklaşık yüzde 40′lık bölümü, sırf onkolojik ilaçların yarattığı yan etkileri tedavi etmek amacıyla kullanılıyor. Dolayısıyla hasta, bir ilaca karşı dirençliyse, bizim metot da eğer bunu söylüyorsa, o zaman onkolog o hasta için en azında bu ilacı kullanmayayım diyebilir. Bu metot hastanın hangi ilacı kullanmaması gerektiğinin belirlenmesi noktasında güvenilir bir metottur.”

SGK tarafından karşılanması için başvurulacak

Kanser tedavisinin oldukça pahalı olduğuna işaret eden Ulukaya, onkogram testi yaptırılmasının hastayı gereksiz ilaçlarla zaman kaybetmekten, devleti de pahalı tedavi yükünden kurtaracağını ifade etti.

Maliyetinin fazlalığı nedeniyle hala rutin bir test haline gelmeyen bu yöntemin geliştirilmesiyle ilgili çalışmaların son aşamada olduğunu dile getiren Ulukaya, şunları kaydetti:

“Ülkemizdeki medikal onkologların son derece az bir kısmı bu teste ilgi göstermektedir. Çok büyük çoğunluğu ise halen yapılan yayınlardan habersizdir. Fakültemizde maliyeti azaltıcı çalışmalar son aşamaya gelmek üzeredir. Şu an itibarıyla, maliyetinin yüzde 30-40 oranında azaltıldığını söylemek mümkündür. Yurt dışından ithal edilen ve Avrupa’da hasta yararına kullanılabilmesi için gerekli CE ve IVD belgelerine sahip bir ticari kit ile alınan sonuçlarla, bizim çalışma sonuçlarının uyumluluk gösterdiğini görmekteyiz. Böyle giderse, ülkemizde bu testin maliyetinin çok yakında makul ölçülere indiğini görebileceğiz.”

Ulukaya, onkogramın SGK tarafından karşılanabilir bir yöntem haline gelmesi için başvuru yapmaya hazırlandıklarını bildirdi. (Hürriyet / 31.12.2009)

BEL AĞRISINI CİDDİYE ALIN

03 Ocak 2010 HABERmedical  
Kategori: SAĞLIK

Yorumlar Kapalı

Pek çok hastalığın belirtisi olabilir
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirterek “Eğer bel ağrısı 2-3 günden fazla devam ederse, hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir” diyor…

Atalay, “Bel ağrısında risk faktörleri açısından son yıllarda mesleksel faktörler ve bireyin genetik yapısı ön plana çıkmaktadır. Özellikle ağır bedensel iş gücü gerektiren işler, uzun süreli oturma ve araç kullanma gerektiren işler riskli olarak kabul edilmektedir. Ağır bedensel zorlanma gerektiren işlerde çalışma süreci uzadıkça bel ağrısı sıklığı da artmaktadır. Ayrıca psiko sosyal faktörler kesinlikle bel ağrısına yol açmakta veya geçmesini önlemektedir” derken bel ağrılarının altta yatan hastalığa göre değişik seyir gösterebileceğini söyledi.

Atalay, bel ağrısı tedavi edilmediğinde neler olabileceğini altta yatan hastalığa bağlarken, “Örneğin prostat kanserine bağlı kemik tutulumu olduğunda ve hasta bu belirtiyi dikkate almadığında hastalığın ileri bir aşamada fark edilmesi söz konusu olabilir. Kemik erimesine (osteoporoza) bağlı kırıkları olan hastada kırıkların tedavisiz kalması yeni kırıklara zemin hazırlayarak bel ağrısının ve deformitelerin kalıcı olmasına neden olabilir. Aynı şekilde yukarıda da saydığımız gibi ayakta veya bacakta güç kaybı ve felç, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma, cinsel fonksiyon kaybı gibi durumlar oluşabilir” dedi. (HaberTürk / 23.12.2009)

TÜRKİYE’DE BİR İLK GERÇEKLEŞTİRİLDİ

03 Ocak 2010 HABERmedical  
Kategori: Genel Haberler, HABERLER

Yorumlar Kapalı

Da Vinci robotuyla Türkiye’de ilk kez tamamı robotla gerçekleştirilen mesane kanseri ameliyatı gerçekleştirildi…

NASA ve ABD Savunma Bakanlığının ortak projesi olarak geliştirilen “Da Vinci” robotuyla ameliyat yapan dünyanın sayılı hekimlerinden biri olan ve Karolinska Tıp Üniversitesi Üroloji Bölümünde görev yapan İsveç’li Prof. Dr. Peter Wiklund, Ankara’ya gelerek Türk hekimlerle birlikte robotik cerrahi ile mesane kanseri ameliyatı yaptı.

Türkiye’de robotik cerrahi tekniğini kullanan birkaç hekimden biri olan Ankara Atatürk Hastanesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Klinik Şefi Prof. Dr. Derya Balbay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Prof. Dr. Wiklund’un çalıştığı Karolinska Tıp Üniversitesi’nin dünyanın en saygın, en gelişmiş ve en önemli sağlık merkezlerinden biri olduğunu ve şu anda üniversitede 4 robotun bulunduğunu belirtti. Karolinska Tıp Üniversitesi’nde bu alanda çok başarılı operasyonlar yapıldığını ifade eden Balbay, “Bu üniversite, dünyada robotik cerrahiyi ilk kullanan yerlerden biridir” dedi.

Balbay, robotik cerrahinin hastaya ve hekime büyük konfor sağladığını, tekniğin başta prostat kanseri başta olmak üzere ürolojik kanserler, doğumsal böbrek bozuklukları, pelvik sarkma ile rahim kanseri ve çeşitli genel cerrahi ameliyatlarında kullanıldığını belirterek, tekniğin artık mesane kanseri ameliyatında da kullanılmaya başlandığını söyledi.

Mesane kanserinin en sık görülen ikinci ürolojik kanser olduğunu ve sigara kullanımının kanserin gelişmesindeki en önemli etken olduğunu vurgulayan Balbay, mesane kanserinin görülme sıklığının erkeklerde daha yüksek olduğunu bildirdi.

“ÇOK AZ KANAMA OLUYOR”

Balbay, Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde mesane ameliyatının açık cerrahi yöntemiyle yapıldığını, robotik cerrahi tekniğinin ise operasyonun belli kısımlarında kullanılabildiğini anlatarak, açık ameliyat uygulamasında önce mesane ve prostatın robotla çıkartıldığını, daha sonra açık ameliyata geçilebildiğini söyledi. Balbay, şunları kaydetti:

“Açık ameliyat tekniğinde hastanın karnına yaklaşık 30 santimetre kesi açılıyor bağırsaklardan bir segment alınıp yeni mesane yapımında kullanılıyor. Daha sonra böbreklerden gelen kanallar ve idrarı dışarı taşıyan kanal, bağırsaklardan oluşturulmuş yeni mesaneye bağlanıyor.

Dr. Wiklund ise bütün bu safhaları hastayı hiç açmadan, açık ameliyat tekniğini hiç kullanmadan operasyonun tamamını vücut içinde yapıyor. Ameliyat, bu özelliği ile Türkiye’de bir ilk olma özelliği taşıyor.”

Mesane ameliyatının açık cerrahi tekniğiyle yapıldığında kanama riskinin oldukça fazla olduğuna dikkati çeken Balbay, “Açık cerrahide, yaralı bölgelerde iyileşme problemleri yaşanabiliyor, yara uzun süre kapanamayabiliyor ve hatta yeniden ameliyata alınması gerekebiliyor” dedi. Balbay, operasyonunun robotik cerrahi ile yapıldığında ise kanama miktarının 1-1.5 santimetrelik birkaç delikten yapıldığı için çok az olduğunu ve yaralı bölgelerde iyileşme sorununun yaşanmadığını vurguladı.

“YARA YERİNDE FITIKLAŞMA OLAYLARI GÖRÜLMÜYOR”

Robotik cerrahinin, hekime daha iyi çalışma imkanı sunduğunu ifade eden Balbay, şu bilgileri verdi:
“Robotik cerrahi ile büyük kesiler yerine küçük kesiler yapılarak robotun kollarına bağlı cerrahi aletler karın boşluğuna sokulmakta ve çok iyi aydınlatma ve büyütme ile üç boyutlu görüntü altında ameliyatlar yapılabilmektedir.

Dokuların çok iyi tanımlanarak ameliyat yapılması, hayati önemdeki damarlar ve sinirlerin korunması sağlanabilmektedir. Bu ameliyatlarla kanama miktarı ya hiç olmamakta ya da çok az olmaktadır. Ayrıca yara yerinden fıtıklaşma olayları da hiç görülmemektedir.

Ayrıca, el titremesinin robotla önlenmesi ve cinsel fonksiyonlar ile idrar tutma mekanizmalarının çok iyi korunabilmesi de diğer önemli avantajları oluşturmaktadır.” (Hürriyet / 22.12.2009)

FOLİK ASİT VİTAMİNLERİNDEKİ TEHLİKE

03 Ocak 2010 HABERmedical  
Kategori: Genel Haberler, HABERLER

Yorumlar Kapalı

Her gün yüksek dozda folik asit (folat) içeren vitamin tableti alan kişilerde, kanser ve kalp damar hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğu bildirildi…

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) İç Hastalıkları ve Medikal Onkoloji Uzmanı, Kanser Epidemiyolojisi Bilim Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çelik, çok sayıda kişinin doktor tavsiyesi olmaksızın kanserden korunmak veya vücut direncini artırmak amacıyla “bilinçsizce vitamin tabletleri” kullandıklarını söyledi.

Gıdaların bilinçsiz tüketilmesinin yarardan çok zarar verebileceğine, çeşitli organlarda hasara yol açabileceğine ya da kanser başta olmak üzere birçok hastalığın oluşmasına zemin hazırlayabileceğine dikkati çeken Çelik, vitamin takviyelerinin mutlaka hekim bilgisinde kullanılması gerektiğini belirtti.

Çelik, doğal yollarla mevsiminde yenilen sebze ve meyvelerin, gün içerisinde fazla tüketilmesinin de yararlı olmadığına dikkati çekerek, bu gıdaların aşırı tüketilmesi durumunda, vücudun sadece gerekli olan miktarı depoladığını, fazlasını ise attığını, bu nedenle doğal yollarla alınan vitamin fazlalığının önemli bir risk taşımadığını vurguladı.

Prof. Dr. Çelik, ancak vitamin tabletlerinin ciddi sorunlara yol açabileceğini ifade ederek, şu bilgileri verdi:

“Bir vitamin tabletinin içinde, normal bir gıdada olması gerekenden çok miktarda vitamin bulunmaktadır. Bir kişi, bir mandalinadan vücudu için o gün gereken miktarda vitamini alabilirken, bir vitamin tableti aldığında kilolarca mandalina yemiş gibi olur. Doğal yolla aldığında vücut bu miktarı atabilirken, tablet olarak alındığında vitaminler aynı ilaç gibi vücuda dağılıyor. Küçük küçük moleküller olduğundan onu algılayamıyor ve yüksek miktar içerdiği için de ilaç tedavisi olarak kabul ediyor, vücuttan atmıyor ve sürekli yüklüyor. Bu seferde vücutta fazla miktarda biriken vitaminler, yarar değil zarar vermeye başlıyor.”

İsmail Çelik, ACS’nin (American Cancer Society) tanımına göre, “kanserden korunmak için tek ve geçerli beslenme önerisinin, günde en az 5 porsiyon meyve ve sebze içeren, yağdan düşük, lifçe yüksek diyet tüketilmesi ve kırmızı etin haftada birden fazla yenmemesi şeklinde olduğunu” dile getirerek, bunun dışındaki bir beslenme programının ve vitamin takviyesinin zararlı olduğunu kaydetti.

Yiyeceklerden doğal alınan folik asitin kanserden koruyucu etkisi olduğunu vurgulayan Çelik, “Her gün yüksek dozda folik asit içeren vitamin kullanan kişilerde kanser ve kalp damar hastalığı riski yükselmektedir” dedi.

SONUÇLARI YENİ ORTAYA ÇIKTI

Prof. Dr. İsmail Çelik, bazı çalışmalarda folik asitin felç ve kalp hastalığı riskini azalttığı ve kalın bağırsak kanserini engelleyici bulguları nedeniyle ABD, Kanada ve Şili’de un, ekmek ve bunun gibi bazı gıdaların içerisine folik asit eklendiğini söyledi.
Folik asit takviyesinin, ABD’de ilk olarak 1996′da ekmeklere eklendiğini ve uygulamanın 1998′den sonra zorunlu hale geldiğini anlatan Çelik, şunları kaydetti:
“Yapılan incelemeler sonucunda 2 yıllık bir kullanım sürecinin geçmesinin ardından 1998′de ülkede kolon kanserine yakalan kişi sayısında artış tespit edildi. Kanada’da ve Şili’de 2000 yılında kolon kanseri vakalarında artış saptandı. Şili’de de beyaz unun içine zenginleştirilmiş folik asidin eklenmesi uygulaması zorunlu kılındıktan sonra, kolon kanserine yakalanma oranı özellikle 45-64 yaşlarındakilerde 1.5, 64 yaş üstündekilerde 2 kat olarak saptandı.

2009 yılında gıda takviyesi yapılan bu ülkelerde kalın bağırsak ve prostat kanserlerinde yüzde 200′e varan artışlar tespit edildi. 2009 yılının ortalarından itibaren sayıları gittikçe artan çok sayıda bilimsel araştırmada, folik asidin yüksek dozlarının normal hücreler yanında kanser hücrelerinin çoğalmalarını kolaylaştırdıkları ve arttırdıkları ortaya çıktı.”

Çelik, Norveç’te de geniş kapsamlı yapılan bir klinik çalışma sonucunda “Folik asit takviyesi alan erkeklerde prostat kanserine yakalanma oranının 3 kat fazla tespit edildiğini” ifade etti.

Sonuçların başta Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü Dergisi olmak üzere 20′den fazla bilimsel dergide yer aldığını belirten Çelik, konunun bilim adamlarınca tartışıldığını söyledi.

Çelik, sadece hamilelerde folik asit takviyesinin verilmesinin uygun olduğunu ve bunun için endişe duyulmasının gerekli olmadığını da vurgulayarak, “Bu kısa dönemli ve hekim bilgisinde verilmektedir ve kısa kullanım içindir” dedi.

“TÜRKİYE’DEKİ EKMEKLERDE FOLİT ASİT TAKVİYESİ SÖZ KONUSU DEĞİL”

Türkiye Fırıncılar Federasyonu Başkanı Halil İbrahim Balcı da, Türkiye’de üretilen ekmeklerin içerisinde folik asit takviyesi bulunmadığını belirterek, şunları söyledi:
“Türkiye’de üretilen ekmekler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nca 5 Mart 2008 tarihinde yürürlüğe giren ve Resmi Gazete’nin 26807 sayılı ekinde yayımlanan ‘Türk Gıda Kodeksi, Ekmek ve Ekmek Çeşitleri Tebliğinde Değişiklik Yapılması Hakkında Tebliğ’e göre imal edilmektedir.

Madde 4, a bendi, aynen şöyledir; ‘ekmek, buğday ununa, su, tuz ve maya ilave edilip tekniğine uygun olarak; yoğrulması, şekillendirilmesi, fermantasyona bırakılması ve pişirilmesi ile yapılan üründür. Görüleceği üzere, ekmek yapımında su, tuz ve maya kullanılmaktadır. Ekmeklere ek olarak bir folik asit takviyesi söz konusu değildir.” (Hürriyet / 20.12.2009)

Sonraki Sayfa »